Sayfalar

AŞK İHANETİ HAKLILAŞTIRIR (MI?)


19 Mayıs 2007






Ünlü Fransız ressam Paul Cézanne (öl. 1906) bir motif üzerine çalıştığı sıralarda vefat etmiş anneciğinin cenazesine gitmez, gidemez, üstelik annesini çok sevdiği hâlde ve kilisenin düzenli müdavimlerinden iken.
Ne tuhaf değil mi, annesini çok seven bir evlâdın annesinin cenazesine gitmesine mâni teşkil eden hâdise, o esnâda en nihayet bir desen çalışmasının içine gömülmüş olması.
Acaba bir desen çalışması, gerçekten de telâfi edilemeyecek bir vazifenin ihmâlinde —dinî açıdan değil sadece, insanî açıdan da— geçerli bir mazeret olarak görülebilir mi?




Cevabın, o saklandığı karanlık bölgede, farkedilecek hâle gelebilmesi amacıyla sorunun alanını biraz daha genişletelim:
Bazıları, kişisel ilgi ve ihtiyaçları, hatta arzuları veya tutkuları ile, en yakınları da dahil olmak üzere, başkalarına karşı sorumlulukları arasında tercih yapmak durumunda kaldıklarında, bazen kişisel arzularını/tutkularını, bazen de sorumluluklarını tercih ediyorlar.
Sorumluluklarını yerine getirmeyi tercih edenlerin hâli övgüye daha lâyıkmış gibi görünürken, tutkularını tercih edenlerinse bir çırpıda daha bencil, başka bir ifadeyle daha zayıf olduklarını söylemek kolaylaşıyor.
Veysel Karanî menkıbesi bu hususta ilginç bir misal olarak önümüzde duruyor, zira kendisi Efendimizi ziyaret edip sohbetiyle müşerref olmak yerine yaşlı annesiyle kalmayı seçmiş ve fakat bu tercihi bir kınamanın değil, aksine bir takdir ve tebrikin konusu olmuştu.
Hiç kimse Veysel Karanî’yi, kendisini Efendimizi görmek şerefinden mahrum etmiş olan kararından ötürü kınamamıştır.
Evet, hiç kimse!
Efendimiz de dahil.
Çünkü kendileri teşrif ve tebcil maksadıyla Karanî hazretlerine hırkasını göndermiştir.
Cézanne’ın davranışını yerme kolaycılığına kapılacakların, Veysel Karanî örneğinin neredeyse bir istisna olduğunu, ashab-ı güzînden nicelerinin, Karanî hazretlerinin tam da aksine davranıp ailevî sorumluluklarını terketmekten kaçınmadıklarını gözönüne almalarında yarar var.
Bir Fransız ressamın ihmâli ile Efendimize ittiba ve onun aracılığıyla ihtida eden ashabın tercihleri arasında mukayese yapmanın doğru olmadığı pekâlâ söylenebilir.
Meselenin nezaketinin farkındayım. Lâkin böylesi bir mukayeseyi trajik hâle getirenin, benim tartışmaya değer bulduğum nokta açısından gerçekte misâllerin kahramanlarının değil, aksine bu misaller vasıtasıyla işaret edilen dilemmanın kendisi olduğu da hesaba katılmalı. Yani konusu ne olursa olsun tutkular ile sorumluluklar arasındaki çelişkinin kesinliği...
Tutku sahibi olmamışların, tutku(lar) ile sorumluluk(lar) arasında yapacakları tercihin istikameti belli.
Buna mukabil sorumluluklarını yerine getirmekte aciz olanların tutkularına yenik düşecekleri ve ister istemez tutkularını yüceltecekleri de.
Bu yüzden sorumluluklarının farkında olmayan tutku sahiplerinin ve/veya tutkunun ne menem bir şey olduğundan habersiz sorumluluk sahibi zevatın tercihlerini tartışmanın, hiç değilse bu bağlamda, bir anlamı yok. Bilâkis asıl trajik olan, sorumluluk bilinci taşıdıkları, hatta sorumluluklarını yerine getirme kabiliyet ve kudretine sahip oldukları hâlde bir tutkunun pençesinde kıvranan kimselerin yaptıkları/yapacakları tercihler.
İki zorunludan birini seçmek yani.
Kendisini mi, başkasını mı?


[İşbu çatışmayı daha belirgin kılacak ve bizlerin kahramanlardan ziyade çatışmanın kendisine odaklanmamızı sağlayacak kurmaca bir örnek vermek isterim: Yavuz Turgul'un yönettiği Eşkiya filminde, Keje'nin iki aşığı vardı: biri Baran (Eşkiya'nın kendisi), diğeriyse Baran'a ihanet edip Keje'yi elinden alan çocukluk arkadaşı. Hatırlanacak olursa, Baran, olaylar dizisinin en kritik aşamasında, uğruna her belâya katlandığı, delice bir aşkla sevdiği, neredeyse sırf kendisi için yaşadığı fedakâr kadını, yıllar boyunca onun için susmuş olan sevgilisini, kısacası o büyük tutkusunu (Keje'yi) değil, aksine hiç tereddüt etmeden genç dostu Cumali'ye karşı yerine getirmek zorunda olduğu sorumluluktan yana tavır almış, yani çatışmanın tam da ortasında aşkı değil, dostluğu tercih etmişti. İşin garibi, Keje bile Baran'ın bu tavrından şikayetçi olmamış, seve seve hâline katlanmıştı.]


Gördün mü ey talib, soru yine öylece cevaplanmamış olarak ortada kaldı: tutku mu, sorumluluk mu?

Bilmek istersin diye söylüyorum:

Ben çelişkiyi çözmekle değil, çözümlemekle mükellefim.

2 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Cézanne'nın ölümü de zaten bir desen (!) yüzünden olmuştu. Sağanak altında yarom bırakmak istemediği manzara çizimi sonrasında ağır zatürreye yakalanmıştı.

    YanıtlaSil