11 Eylül 2010
Gerçekte Hz. İbrahim’e gelen üç melek. Rus
dindarlığının bilincindeyse teslis’in sembolü. Üçlemenin. İkona geleneğinin devrimci
teşebbüslerinden. Bir XV. yüzyıl duyarlılığı. Mütevazi ve fakat kararlı. Ne
istediğini bilen bir iradenin eseri. Ne anlatmak istediğini bilen bir iradenin.
Bu nedenle de Moskova’da Galeri Tretyakov’un en seçkin yapıtlarından.
İstanbul süslemeciliğinin naif işçiliğine
hâkim o derviş ızdırabını duymamak mümkün mü? Andrei Rublev’in ızdırabını.
Yitip gitmez bir hüzün saçar çevresine bu
yüzden.
Melaikeye ne de yakışır o mavi! Lapis lazulinin o hüzünlü ışıltısı. Dikkatli
bakıldığında ancak görülebilecek olan siyah, beyaz, gri kırçıllarıyla görkemini
hiç kaybetmeyen o lapis lazulinin.
Çizgileri boşverin, acemi perspektif
denemelerini de. Siz asıl renklere bakın! İkona
demek renk demektir çünkü. Renk ve
ışık.
İstanbul, bir zamanlar rengin ve ışığın
yurduydu. Bizans biraz da ışık ve renktir. Lütfen ışığını Bizans’tan, yani
İstanbul’dan alan o Venedikli ustaları hatırlayınız. Tiziano’yu, Tintoretto’yu,
Verones’i.
Bir yanda Venedik rutubeti, öte yanda coşkun
renkleriyle neşeyi de hüznü de birleştiren İstanbul’un ışığı. Göğün, denizin ve
gözlerin mavisi. İlk baharda koynuna kırmızıları da alarak mora çalmaktan
çekinmeyen çiçeklerin mavisi.
Rum usta Theophanes’in ekibinde çalışan bir
sanatçıydı Andrei Rublev. Bir ressam, bir nakkaş, bir derviş. Kendisi gibi bir
dervişin hayretle açılmış gözlerinden seyredilmeyi hakkeden bir derviş.
Olsun, ben maviyi herkesten daha iyi görüyorum.
Ustası Andrei Rublev’in, sen herşeyi bildiğini
düşünüyorsun, sana artık bir şey öğretemem, şeklindeki sitemine böyle cevap
verir huysuz çırak Foma. İstidat ve kabiliyetinin çabayla kemâline ereceğini
akıl edemez. Çabayla, yani alçak gönüllülükle.
Bir zamanlar bizde cehl-i mürekkeb denirdi bilgisizliğin böylesine. İki katmanlı
bilgisizlik. Hem bilmemek, hem bilmediğini bilmemek. Başka bir deyişle cehalet değil, gaflet. Yani kişinin kendinden habersiz olması.
Bilmediğini bilmeyene ne öğretilebilir?
Hiç.
Andrei
Rublev (1966), tartışmasız Tarkovski’nin opus magnumudur. Bir şah-eser. Sanata
dair bir şaheser. Sanatın gereksindiği özgürlüğe dair.
Yasaklanır bu yüzden.
Henüz ikinci filmidir. Ne Solaris (1972), ne Zerkalo
(1975), ne Stalker (1979), ne Nostalgia (1983), ne Offret (1986), bütün eserlerinin
zirvesinde elbette Andrei Rublev yer
alır.
Tarkovski’nin ufku her yeni adımında
yukarılara yükselmez sanıldığı gibi, bilâkis adım adım aşağıya iner. Genişler.
Ovaya yayılır. Tohumun ağaca dönüşmesi gibi büyür içgörüleri. Ağaç tohumda
saklıdır.
İnsanlara
insan olduklarını daha çok hatırlatmalıyız, der
Tarkovski. Sanat işbu duyarlılığın bir gerecidir. Filmleri de insana insan
olduğunu daha çok hatırlatmanın bir aracı.
Aradaki fark, Kirill bir Rus gibi pişman olur.
İtirafı da rusçadır. Mozart’a atfen, Tanrı neden ahlâksız bir genci kendisine aracı
olarak seçti, diye krizlere giren Salieri gibi istidad yoksunluğuna dayanamaz
bir türlü. İstidadı, kabiliyeti olmadığı için sonunda bir hiç olacağına inanır. Tanrı’yla başı belâya girer.
Adaletinden
kuşkuya düşer çünkü.
İstidada sahip olmak için önce inanması
gerektiğini bilemez.
Kime? Neye?
Kendi dışında bir noktaya sadece. Dışında ve
üstünde. Andrei Rublev gibi. O önce derviştir. Sanatın ilk koşulunun sanatçının
özgürlüğü olduğuna inanır.
Özgür ruhların işidir sanat. Tıpkı dervişlik
gibi.
Masumdur. Bir bebek kadar. Kabiliyet yoksunu
tekinsiz rakiplerinin farkında olamayacak kadar aldırışsızdır. Aynı rahmi
paylaştıklarını ve ikiz olduklarını vehmeden hırslı rakiplerinden korunmayı
bilemez bir türlü.
Bir insan sadece yalnızken mi iyidir?
Ne münasebet! İyilik aslâ yalnızlıktan
hoşlanmaz. Kalabalığa ihtiyacı vardır. Günaha. Şehre. Çarşıya.
Korunmaya muhtaç görünecek denli saf ve masum
ruhlara, zannedildiği gibi, zırhsız dolaştıkları için değil, zırha ihtiyaç
duymadıkları için kötülük bir zarar veremez. Ne zaman korunmaya muhtaç
olduklarını anlarlar ve zırhlarını kuşanırlarsa, işte o zaman kötülük okları
bedenlerine saplanmaya başlar. Düşmanın gözü, tabiatı gereği, çıplak bedenleri
değil, parlak zırhları hedef seçer kendisine. Aklı-sıra korunanları. Hayrın ve
şerrin sahibinden sakınanları.
Hal böyleyken ey talib, nasıl oluyor da maviyi
herkesten daha iyi gördüğünü iddia edebiliyorsun.
Sen günahı tanımazsın ki!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder