— Niçin şimdi durup dururken Paris’e gitmeye karar
verdiniz?
Kadın cevap verir:
— Galiba kendimizden kaçıyoruz.
Kocası da:
— Kimbilir belki de bir umutsuz boşluktan (from hopeless emptiness) kaçıyoruz.
- “İşte şimdi konuştun” diye mukabele eder deli, ve
hemen ardından şu harika tesbiti yapar:
— Plenty of people on to the emptiness, but it takes real guts to see hopelessness. (Çoğu insan
boşluğun farkındadır, ama umutsuzluğu görmek gerçekten cesaret ister.)
Başrollerini Leonardo DiCaprio ile Kate
Winslet’in oynadığı, Sam Mendes’in “Revolutionary Road” (2008) adlı filminden.
* * *
Umutsuz
boşluk...
Yani sınırları bilinmeyen, görünmeyen bir
boşluk...
Ötesine geçilme imkânı olmayan, aşılma şansı
olmayan bir boşluk...
Umutsuz bir boşluk...
Umutsuz kalmamalı... umutsuzluğa teslim
olmamalı... ve fakat her halukârda umudun/ümidin ne olduğu bilinmeli...
* * *
İrfan ustaları, hakikat yolcusunun heybesinde
iki azık olmalı derlerdi: havf
(korku) ve reca (ümit).
Havf, emnin
(güven’in), reca da ye’sin
(ümitsizliğin) zıddıdır.
Hakikat yolcusuna güven de yaraşmaz, ümitsizlik
de. Bilâkis hakikat yolcusu her adımında korku ile ümidi bir arada
bulundurmalı, korkularını ümitle, ümitlerini korkuyla terbiye etmeyi,
dengelemeyi öğrenmelidir.
Ne ki ümid’in mahiyetini ve hakikatini bilen
azdır.
* * *
Kişi geçmişi, geçmişteki iyi hâlleri hatırlar
ve sevinir; zikr ve tezekkürün faydası budur! Geçmişi anmak,
zikr u tezekkür sayesinde keyiflenmek...
Geçmiş yerine şimdiki hâl ile keyiflenmenin
adı ise zevk ve idraktir.
Mücerred olarak kişinin gelecekteki iyiliklere
kavuşmayı beklemesine intizar veya tevakku denir.
Ne ki elindeki tohumu betonun üzerine serpip
orada çiçeklerin yetişmesini hayal etmek, aslâ ümit etmek demek değildir. Aksine hamakattir. Gurur ve hamakat...
Tohumu saksıya ekip onu güneşe çıkarmadan,
suyunu vermeden, bakımını yapmadan o saksıda çiçek yetişmesini beklemek de ümit etmek değildir; sûfiler bu hâle temennî derler.
Saksıya tohumları ektikten sonra onu güneşe
çıkaran, suyunu veren, bakımını yapan kimselerin ancak umuda hakkı vardır.
Ümit, yapacaklarını yaptıktan sonra iyi sonuçlar beklemek demektir.
* * *
Temennî ile umud çokluk birbirine
karıştırılır. Bazen bile isteye.
VE umut o anda hastalığa dönüşür.
- Bu bir hastalık!
- Neymiş o?
- Umutlu olmak!
Peter Yates’in “The Dresser” (1983) adlı
filminden.
* * *
Hamakat, temennî, ümit, istikbale ilişkin bu üç beklenti hâli birbiriyle karıştırılır, ve nedense varoluş yasaları nazar-ı itibara alınmaksızın mucize beklemenin adı ümit (recâ) olur.
Ümit etmenin bir bedeli vardır; hayrı
beklemenin, hayra ulaşmanın... Korku’nun ümitle birlikte bulunmasının yararı da
budur, ümit sahibi olabilmek için gerekli bedeli ödemek...
Hamakat ve temennî sahiplerinin eksiği
korku’dur; beklentilerinin boşa çıkabileceği ihtimalini gözetmedikleri için,
böyleleri korkmazlar. Emniyet içindedirler, hâllerinden de, istikballerinden de.
Şeytan’ın en sevdiği zaaflardandır; yolcunun
bir kanadını kırar ve korkudan azad edip onu yola ümitle çıkarır; ümidini temennî derekesine indirir.
* * *
İbadetlerin zahiriyle bâtını arasında, ibadet
edenlerce de kapatılamayacak genişçe bir mesafe vardır. Zahiriyle batını
arasında, yani kendisiyle maksadı arasında...
Hakikatle mecaz, zahirle batın, ahkâmla esrar
arasındaki mesafe kapanmadığı gibi, hakikat mecazın, zahir batının, ahkâm
esrarın önünde bir perde teşkil eder. Çoğu kez.
Eldeki fener, aydınlatmak yerine karartmaya
başlar.
* * *
Nedir şeytan
taşlama?
Haccın safahatından olmak üzere Mina’da güya
şeytana 70 taş atmak! Milyonlarca, milyarlarca hacı, asırlardır, güya şeytana,
şeytanın temsil eden büyük taşlara küçük küçük taşlar atıyor.
Böylelikle şeytan hakikaten taşlanmış,
müminlerin dünyasından kovulmuş, tardedilmiş mi oluyor?
Sadece lafzen eûzu besmele çekmekle, nasıl ki taşlanmış (recmolunmuş, huzurdan
kovulmuş) olan Şeytan’dan Rahman-Rahim Allah’a sığınılmış olunmuyorsa, o küçük
taşları muayyen bir mahalle gelişigüzel fırlatmakla da Şeytan taşlanmış olmaz!
Olur mu yoksa?
Hakikaten işe yarar mı? Yaradı mı?
İyi düşünmek gerek! Bir kez daha, yeniden ve
iyice düşünmek gerek!
* * *
Kimi nereden ve nasıl kovacağız? Kovduğumuz
Şeytan’ın gücü nedir, bizim gücümüz ne? Şeytan’ı ne kadar tanıyoruz, onun
ayartmalarına karşı ne denli hazırlıklıyız? Marifetimiz nedir? Nefsimize ârif
miyiz? Marifetullahtan nasibimiz ne nisbette?
Şeytan denince, o mücerred, boynuzlu, kuyruklu, sürme gözlü mahluku tahayyül
edersek, taşlamak deyince de yerden
küçük küçük taşlar toplayıp bir mahalle atmayı anlarsak, acaba nefsimizden
Şeytan’ı uzaklaştırmayı başarabilir miyiz?
Şeytan sadece Mina’da ikamet etmediğine göre,
meselâ İstanbul’daki şeytanları taşlamak için gerekli taşları nereden
bulacağız?
Mina dışında taşlayacak şeytanlarla nerede
karşılaşacağız?
* * *
Ey talib! “Bu umutsuz boşluktan bizi çıkarabilecek geçidi nasıl bulacağız?” diye soruyorsun.
İftar sofralarını protesto etmekle işe başla!
Hani şu lüks restaurantlarda, beş yıldızlı otellerde, dindar haramzâdelerin
sofralarında verilen o şa’şalı, o debdebeli, o tantanalı, o kallavî iftar
sofraları var ya, önce nefsini o fısk dolu iftarlardan koru, o masalarda iftar
yapmaktan utan, o iftar tarzının orucunun hakikatini bozacağından emin ol!
Sonra o fısk sofralarına bir taş at da bak bakalım, şeytanın asırlardır açıkta
kalan o tek gözü bu sefer gerçekten de kör oluyor mu, olmuyor mu?
Yapacağın en son şey, ey talib, şeytanı hafife
almak olsun!
Şeytanını!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder