28 Mayıs 2005
Düşünme’nin
bu topraklarda bir kez daha çiçeklenebilmesi için elimizde can çekişmekte olan
cılız fideyi öylece kapatıldığı demirparmaklı vazosunda seyretmekten vazgeçmek
ve yeniden boy verip serpilebilmesi için tekrar kendi toprağına hem de özenle
yerleştirmek zorundayız. Kurumuş, katılaşmış bu toprağı dikkatle karıştırmalı,
havalandırmalı, yabanî otlardan ayıklamalı ve tabii ki ektiğimiz fidenin yüzünü
güneşe verip onu düzenli bir biçimde sulamayı da ihmal etmemeli.
Kökü
sağlamsa, göstereceğimiz ilginin karşılığını fazlasıyla alacağımızdan kimsenin
kuşkusu olmasın.
Şimdi boynu bükük bir halde solmuş, sararmış, zayıflamış,
yaprağı bile kalmamış bu fidenin biraz ilgiyle, evet biraz ilgiyle tekrar o
eski güçlü günlerinde olduğu gibi çiçeklenip çiçeklenemeyeceğinden kuşku
duyanlar olabilir, var da nitekim. Fakat bu kuşkucular, yapma çiçeklerle
ömürlerini tüketmiş bir bilgiçler sürüsü.
Bilgin değiller, bilge hiç değiller,
evet sadece bilgiçler.
Bilgiçler, zira kök nedir bilmiyorlar, kökü, kökleri
tanımıyorlar, gerçek ağacın, gerçek çiçeğin, ağaçların ve çiçeklerin doğasından
habersizler. Bildikleri sadece her vitrine konulan o cicili-bicili yapma
çiçekler, kokusuz, cansız, ruhsuz, gösterişli, cicili-bicili malum yapay
çiçekler, hani o üreticilerince, toprağına gazoz döksen solmaz, diye
müşterilerine garanti verilen çiçekler.
Bilgiçlerin kabalıkları,
umursamazlıkları, kendilerini-beğenmişlikleri bundan. Gerçek çiçekleri
sevmiyorlar, onları tanımıyorlar çünkü. Oysa kökleri tanımalı, bir kere de
köklerde saklı olan cânı tanımalı, toprağı da tanımalı, sevmeli, yeteneklerini
bilmeli, düşünmenin sadece toprağa değil, ışığa ve suya ihtiyacı olduğunu
unutmayıp herşeyden önce fidenin hakkını fideye vermeli.
Fideyi
sevebilmesi için kişinin önce kendini sevmesi gerekir.
Evet, fidenin akibetini
düşünebilmek için kişi önce kendini düşünmeli, kendi üzerine düşünebilmeli,
kendi kendiyle hemhal olmalı. Kendini özlemeyi başaramadıkça, fidenin geçmişini
özleyemeyeceğini aslâ aklından çıkarmamalı.
Kişi yola kendinden düşmeli ve
kendine doğru yola düşmeli. Dairenin başlangıç noktasını kendi kılmalı, kılarsa, dairenin bitiş noktasının da yine kendisi olacağını bilmeli.
Kişi
sırf kendisini sevse, bir tek kendisini düşünse, sevgisinin ve düşüncesinin hem
de o anda demirparmaklı vazosunda isteksizce seyrettiği fidenin gövdesinde de
kıpırdanmalar meydana getireceğini farkeder. Sahibine cân geldiğinde, fidenin
de gelen o cândan payını alacağını bizzat kendi gözleriyle görür.
Büyük
bir kentin yurttaşı olmakla övünen birine, Aristoteles, önemli olan bu değil,
demiş,
Önemli olan, büyük bir ülkeye kimin lâyık olduğudur.
Yani
mensubiyetinle değil, liyakatınla övün!
Mensubiyetlerimizi biz seç(e)meyiz,
zira neye ve kime mensup olduğumuz bizim elimizde değil, biz seçen değil,
seçileniz. O halde seçkinliğimizi asıl kendi seçimimizle elde etmeye çalışmalı
ve liyakat kesbetmek, hak etmek suretiyle elde ettiğimiz vasıflardan dolayı
övünmeliyiz, o da şayet övünmeyi bir marifet sanıyorsak.
Düşünme,
yola her düşüşünde kendi toprağından yola düştü. Düşünmenin fidesi büyüyüp
serpilebilmek için hep kendi toprağını seçti, kendi ışığıyla, kendi suyuyla
kendi toprağında yetişen fidenin kendine özgü çiçekleri oldu. Meyvelerinin
kokusu da, tadı da hep kendisine özgü kaldı.
Biricikliği de bundan değil miydi
zaten?
Öyleydi.
Şimdi
hormonlu meyvelerle yetinmek durumundayız ne yazık ki, kokusuz ve tatsız
meyvelerle.
Hz. İsa’nın tavsiyesine hemen kulak verelim:
Sen onları meyvelerinden tanırsın!
Kim?
Öyle ya, onları meyvelerinden tanıyacak olanlar kimler? Kimler kimleri
tanıyacak? Aslını sahtesinden kimler ayıracak?
Kimse!
Yani kim-ise-kim olan, olabilenler tanıyacak.
Kişi önce kim olacak, kim sorusuna cevap verebilecek, yani evvelâ kim olduğunu bilecek, belki sonra
onları meyvelerinden tanıyacak!
Onları
meyvelerinden tanımak için hiç değilse gerçek meyveyi tanımak, meyvenin
kendisini bir kez olsun görmek gerekmez mi?
Aslı bilinmeden sahtesi bilinebilir
mi?
O
nedenle aslı bilmeye, tanımaya çalışmalı, düşünmenin bütün saflığıyla kendini
açığa çıkarmış olduğu bu toprakların meyvelerinden tatmış olmalı da reçeli kavanozundan yalamakla yetinmemeli.
İşimiz
zor bu yüzden, inanın, gerçekten çok zor!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder