14 Ağustos 2010

İtimad-ı nefs.
Kısaca “insanın kendine güvenip dayanması” demek. Anlamı da olumsuz. Çünkü, bir zamanlar, adına nefs de denilen ‘kendilik’in gerçekte pek öyle güvenilecek dayanılacak bir şey olmadığına inanılırdı.
Geleneksel ahlâk anlayışımıza göre, insanın her dâim havf (korku) ile recâ (ümit) arasında olması gerekirdi, yani ne tek başına korku, ne de tek başına ümit. Korku ümit’le dengelenmeliydi, ümit de korkuyla.
Ümitsizliğin nasıl bir şey olduğunu mu merak
ediyorsunuz veya yardımdan ümidini kesmiş bir kalp mi görmek istiyorsunuz,
Flavitsky’nin "Prenses Tarakanova" (1864) adlı tablosunu muhakkak temaşa etmelisiniz.
Not: İlgilenenlere “Aşıksan Niçin Roma’dan
kaçıyorsun?” (20.II.10) başlıklı yazımı bir kez daha okumalarını ve ardından
Prenses Tarakanova ile Caravaggio’nun resmettiği Aziz Petrus’un bakışlarını
karşılaştırmalarını öneriyorum. İtimad ediniz lütfen, aradaki fark, havf ile heybet arasındaki fark kadardır.
İtimad-ı
nefs’in bugünkü karşılığı ise özgüven.
Ne garip değil mi, anlamı da olumlu, varlığı
da.
Özüne, yani kendine güvenmeyene değil aş veya
eş, iş bile verilmez bugün.
Karşıtlık, iki farklı dünyagörüşü arasındaki
karşıtlıktan kaynaklanıyor.
Geleneksel ahlâk anlayışımıza göre, insanın her dâim havf (korku) ile recâ (ümit) arasında olması gerekirdi, yani ne tek başına korku, ne de tek başına ümit. Korku ümit’le dengelenmeliydi, ümit de korkuyla.
Bu iki hâlin karşıtlarından da uzak durulması
gerekirdi.
Neydi onlar?
Korku’nun karşıtı güven (emn) idi, ümid’in karşıtı ise ümitsizlik (yeis).
Yani emn
ve yeis, insanın muhakkak kaçınması
gereken olumsuz uçlardandı. Geleceğe güvenmemeli ve fakat her ne hâl olursa
olsun gelecekten büsbütün ümit de kesilmemeliydi.
Yapılması gereken belliydi: korku’yla ümit
arasında olmak.
Havf ile recâ arasında.
* * *
— Lorsque l’espérance est extrême, elle change de nature et se nomme sécurité ou assurance, comme au contraire l’extrême crainte devient désespoir. (Ümit artarsa tabiatı değişir ve emn u yakîn adını alır; buna mukabil korku
artarsa ümitsizliğe dönüşür.)
Bu tesbit, bir Fransız düşünüre ait. Descartes’a.
Eskilerin açıklamalarını beğenmediğini açıkça
dile getirmiş olsa bile Descartes’ın kendisi de aynı ahlâki tabloyu kullanır.
Bir tarafta elde edilmesi gereken iki hâl: crainte-espérance (korku-ümit)
Diğer taraftaysa kaçınılması gereken iki hâl: sécurité-désespoir (güven-ümitsizlik)
Aşırı ümidin güvene, aşırı korkunun ise
ümitsizliğe dönüşmesini engellemek geleneksel terbiyenin hedefleri arasındaydı.
İtimad-ı nefs de bu yüzden hoş
görülmezdi. Çünkü “ne olacağı belli olmaz”dı.
En sağlıklısı biraz korku, biraz ümitti.
Ümitsizlik, ah o can yakıcı, o mel’un, o sinsi
şeytan!
Efendimize “Yunus gibi olmaması”nı hatırlatır Kur’an. Yunus gibi ümitsizliğe düşmemesini. Kaçmamasını. Onun gibi bir sahile fırlatılıp terkedilenlerden olmamasını.
Yakub’un tavsiyesidir: Yusuf ve kardeşi
aranmalı ve Hakk’dan aslâ ümit kesilmemelidir.
St. Petersburg’lu bir ressam Konstantin
Dimitriyeviç Flavitsky (1830-1866), fakat şah-eseri Moskova’da. Galeri
Tretyakov’da.
Tek kelimeyle, üç asırlık Rus resminin
şâhikalarından.
Sovyet hükümeti bile, 1980’de, Flavitsky’nin
150. doğum yıldönümü münasebetiyle tablonun hatırına bir pul bastırmayı ihmal
etmemişti.
* * *
Yelizateva Alekseyevna Tarakanova...
Rivayete göre, Çariçe Yelizaveta’nın Kont
Aleksey Razumovsky’den olma gayr-ı meşrû kızı.
1762’de tahtı ele geçiren Çariçe II.
Yekaterina döneminde tahtta hak iddiasıyla ortaya çıkar(ılır.) En nihayet
yakalanır ve tutuklanıp Petro-Pavlov Kalesi’ne hapsedilir. Çok geçmeden de bu
zindan ona mezar olur. Hem de gencecik yaşında. Tam yirmi yaşında.
Sanatçı, Tarakanova’nın trajik ölümünü ebedî
bir hikâyeye dönüştürmüş, ve 1777’de vuku bulan bir su baskınında Prenses’in
ölüm karşısındaki çaresizliğini ustaca resmetmiştir.
Hücresine dolan nehir sularının hışmından
korunmak üzere yatağının üzerinde âdeta son dakikalarını yaşayan genç prensesin
içine düştüğü yıkıcı ümitsizlik âdeta tecessüm etmiş gibidir.
Hiçliğin sınırına gelmiş bir ruh-ı mücessemin
eriyişi..
Havanın, suyun, demirin, kalbin soğukluğu...
Angst’ın ta kendisi. Karşımızda. Ölüm.
Ürkütücü.
* * *
Heybetli bir tablo. Diz çöktürücü. Boyun
eğdirici. Çünkü gerçek bir sanatçının muhayyilesinin mahsûlü. Hayâlin gerçeğe
galebe çalması.
Bu arada gerçek
de ne ki?
Küçük bir ayrıntı.
Petro-Pavlov Kalesi’ndeki ünlü su baskınının
tarihi 1777.
Flavitsky’nin muhayyilesi Prenses’in ölümünü
bu vakıayla birleştiriyor. Oysa genç kadın bu tarihten iki yıl önce, 1775’te
ölmüştür. Tüberküloz’dan.
Tablo’ya dikkatlice bakınız, tarihçilerin
yalan söylediklerine inanacaksınız.
* * *
1775’te tüberkülozdan ölen zavallı prensesi
1777’de su baskınında öldüren sanatçının dehası karşısında eğiliyor ve tarihî
gerçekleri sana teslim ederken o edebî yalanı kendime ayırıyorum ey talib!
Hissene iyi bak, gerçeğe. Usulca sar, sakla,
koru onu.
Ki gerçekliğin gerçeğiyle değil, bir tek
hayâliyle ölelim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder