11 Ekim 2003
Yıllar
önce Büyük Haydar Efendi'nin Usûl-i Fıkıh Derslerini okurken sırasıyla Belağiyyûn'a göre, Mantıkiyyûn'a göre, Usûliyyûn'a göre ifadeleriyle bir meseleyi üç farklı noktadan, üç farklı disiplin açısından ele
alması karşısında oldukça şaşırmış, nasıl olup da bir âlimin bu üç yaklaşım
tarzını da bu kadar doğal ve bir o kadar da vakıfâne bir surette kullanabiliyor
olduğuna daha o genç yaşlarımda iken gıpta etmiştim.
Dilcilere,
Mantıkçılara ve Usûlcülere göre...
Söylemesi
bile muhteşemdi.
Düşünce
mirasımı anlamak konusundaki çabalarımda samimi, ısrarlı ve kararlı isem, demiştim kendi kendime, o halde herhangibir mesele hakkında öne sürülen bu üç
açıklama tarzını da anlayabilecek durumda olmam gerekiyor.
Bir
düşünce geleneğinin metinlerini anlamak, herşeyden önce o metinlerin kendi
üzerinde inşa edildiği üst-dili anlamak demekti.
VE bu üst-dil —en azından o
yıllarda görebildiğim kadarıyla— Dilbilim, Mantık ve Usûl'den ibaretti.
Evet, Dilbilim,
Mantık ve Usûl üzerine kurulan bir üst-dil.
Kendime örnek aldığım
insanlar işte bu dille yazıyorlardı ve ben onların ne demeye çalıştıkları, neyi
alıp veremedikleri bir yana, henüz ne dediklerini bile doğru dürüst anlamaktan
âcizdim. Oysa yolun başındayken çok daha farklı düşünüyor, Arapça, Farsça ve Osmanlıca
öğrendiğim takdirde bu anlama meselesinin hallolacağını, kendi düşünce
mirasımın sorunlarını değil sadece anlamak, bilakis bu üç dil sayesinde
açıklayabileceğimi de sanıyordum.
Yanılmıştım.
Benim için yabancı dil öğrenmek
yeterli olmamış, başladığım noktaya geri dönmüştüm.
Osmanlıca bilmek Ahmed
Cevdet Paşa'yı, Büyük Haydar Efendi'yi veya Elmalılı Hamdi Yazır'ı anlamama
yetmediği gibi, Arapça bilmek de sözgelimi İbn Sinâ'yı, Gazzalî'yi veya
Fahreddin er-Râzî'yi anlamama kifayet etmiyordu. İhtiyacım olan şey, asıl
Dilbilim, Mantık ve Usûl'den teşekkül etmiş üst-dili bilmek idi ve bu
üst-dile vâkıf olmak hiç de kolaylıkla üstesinden gelinebilecek gibi
görünmüyordu.
Sevda sahipleri için engellerin ne önemi var, yola devam etmeli, hedefime varamasam da bari bir karınca gibi yolda ölmeyi göze almalıydım.
Yıllar geçti. Ben kendi halimde mesafe katetmeye çalışırken mühim bir hususu ihmal ettiğimi farkettim: Dilbilim, Mantık ve Usûl'den müteşekkil bu üst-dil, aşağıdan yukarıya doğru değil, bilakis yukarıdan aşağıya doğru inşa edilmişti. Yani bu üst-dilin Arapça, Farsça ve Osmanlıca'nın üzerinde yer aldığı doğruydu, lâkin benim yolun başındayken göremediğim, belki de gördüğüm halde önemsemediğim veya önemsediğim durumlarda da yönelebilecek tâkatı kendimde bulamadığım cihet, bu üst-dilin üzerinde yer alan yapının kendisiydi.
Üç ayrı bölmeden
oluşan bu yapının bölmelerini tek tek dolaşmak yetmiyordu, bölmelerden birine
dahil olmak için, ister istemez diğer bölmelere de vâkıf olmak gerekiyordu. Üç
bölmesi de ziyaret edilmedikçe yapının bütününe nüfuz etmek neredeyse
imkânsızdı. Üstelik, bu yapıyı nazar-ı itibara almadan, talibi olduğum üst-dil
de kendini kasıyor, çabalarım hep sonu gelmez daireler çizmekten ibaret
kalıyordu.
Kısacası Dilcilere, Mantıkçılara, Usûlcülere göre... demeyi
lüzumsuz addeden kimselerdi karşıma çıkan bu yeni yüzler. Farklı terimler
kullanmaya başlamışlardı, farklı göndermeler yapıyorlardı ve ben de tabiatıyla
onların her gönderdiği yeri kolaylıkla ziyaret edemiyor, ziyaret etmeyi başarsam
bile oradan bir daha geri dönmek hayli vaktimi alıyordu.
Artık
söylenen şuydu: Hukema'ya göre, Mütekellimîn'e göre, Mutasavvıfa'ya
göre.
Birbirlerine karşıt olan ve fakat farklı tanımlara dayalı ortak bir
dil kullanan üç büyük bölme!
Evet, birinin ne dediğini anlamadıkça, diğerinin
ne dediğini anlamanın neredeyse imkânsız olduğu üç büyük bölme!
Hepsinden
önemlisi, kullandıkları ortak dil aracılığıyla inşa ettikleri devâsa bir yapı: Filozoflara,
Kelâmcılara ve Mutasavvıflara göre. (Batılıların tam da aslına mutabık
olmayan tabirleriyle Felsefe, Teoloji ve Mistisizm.)
Bu sefer
söylemesi öncekinden daha zordu, lâkin yine de muhteşemdi. Varlığın, düşüncenin
ve dilin birbiriyle yakından alâkalı üç farklı yorumu! Karşımda nüfuz etmeyi,
anlamayı, kavramayı şiddetle arzuladığım büyük bir yapı duruyordu: Şimdilerde
İslam Düşünce Mirası dediğimiz büyük bir yapı.
Dil,
Düşünce, Varlık.
Yani, İslâm Düşüncesi denen alanın içerisinde bu üç konuya dair söylenenleri
anlamak için Dilcilerin, Mantıkçıların ve Usûlcülerin ne dediklerini değil
sadece, Filozofların, Kelâmcıların ve Mutasavvıfların da ne dediğini anlamak
gerekiyordu. Öyle ki ilk basamak Dilcilere, Mantıkçılara ve Usûlcülere, ikinci
ve son basamak da Filozoflara, Kelâmcılara ve Mutasavvıflara ait idi.
Hakikat
onların elindeydi; hakikate ulaşmak onlara ulaşmaktı. Ben de öyle yaptım.
Hakikati almak için ellerini öpmek amacıyla tek tek dizlerinin dibine çöktüm.
Elimi uzattım. Fakat her defasında hepsi de mübarek ellerini önce dudaklarına,
ardından alınlarına değdirdiler, sonra da işaret parmaklarını göğe doğru
uzattılar. Anladım ki hakikat onların ellerinde değildi, O onların da
yukarısındaydı.
Peki
ben şimdi ne yapacağım, derken birden uyanıverdim. Şafak sökmek üzereydi.
NOT 1
Uyanınca yatağımın hemen kenarındaki komodinin üzerinde Johann Wolfgang von Goethe'nin Faustunun ilk bölümünün öylece açık bir halde durduğunu gördüm. Şaşırmıştım. Kitabı elime alıp okumaya başlayınca, düşüm sanki bir anda kabusa dönüşüvermişti. O açık sayfada şöyle yazıyordu çünkü:
Habe
nun, ach! Philosophie,
Juristerei
und Medizin,
Und
leider auch Theologie
Durchaus
studiert, mit heißem Bemühn.
Da steh
ich nun, ich armer Tor!
Und bin
so klug als wie zuvor.
Ben
ki Felsefe,
Hukuk
ve Tıp,
Ve
bir de ne yazık ki Teoloji
tahsil
ettim, hem de nice meşakkatlerle.
Şimdi,
ben, o acınası ahmak,
Daha
önce ne denli akıllı idiysem, şimdi de öyleyim.
NOT 2
Tam da o an zihnimin derinliklerinde bir yerlerde eski bir melodinin akıp gitmeye başladığını farketmiştim. Mısırlounun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder