23 Eylül 2012
Bitimsiz bir devinimdir tahayyül. Durdurulmak istenir bu yüzden. Israrla, hatta öfkeyle. Bazen aklın kibirli ve tavizsiz kesinliğince, bazen duyuların kaba ve tahammülsüz katılığınca.İnsanın, özgürlüğüne en düşkün yetisidir. Ne tek başına duyuların gerçeklik kıskacıyla denetim altına alınabilir serkeşliği, ne de aklın sertçe önüne diktiği zorunluluk ve kesinlik bariyerleriyle. Kendi yasalarına uymaktan hoşnuttur. Karşısına çıkarılan engellerin gözünü korkuttuğu pek söylenemez. Her defasında kendine kendince yollar bulur, ve özü gereği, devinimini sürdürme isteğinden asla vazgeçmez, vazgeçemez. Salt kendi hakikatine müştaktır çünkü, sırf kendi hayaline. Zatının gereğini talep eder: sonsuzluğu ve sınırsızlığı.
Tahayyül yetisi dünyanın dinsel ve sanatsal kavranışının kökeninde yer almakla kalmaz, sanılanın aksine, en başından bu yana bilimsel kavrayışın da temelini teşkil eder. Öncelikle ve özellikle matematik bilimlerinin. Geçmişte ve şimdi.
Tam da bu bağlamda, 28 Haziran 1643 tarihli bir mektubunda, geometrik şekiller ile hareketleri incelemekte ilk olarak hayal yetilerini kullanan matematikçilerden söz eden Descartes’ı hatırlamak bile tek başına kafi gelir sanırım (l’étude des mathématiques, qui exerce principalement l’imagination en la considération des figures et des mouvements).
İnsanlık tarihi, gerçekte bu yetinin,
sanat alanındaki birtakım naif işlevleriyle sınırlı kalmayacak kadar köklü
isyanının öyküsünü saklar sȋnesinde. Düşünmenin varlığını hissettirdiği tüm
zamanlar boyunca, bu yetinin kendi etkinlik alanını genişletmeye yönelik
eğilimleri, niteliğin geçerli olduğu
din ve sanat alanlarında değil sadece, niceliğin
egemenlik bölgesi sayılan matematik bilimlerinde de hiç hoş karşılanmamıştır.
Itaque hominum intellectui non plumae addendae, sed plumbum potius et pondera; ut cohibeant omnem saltum et volatum.
Çağdaş düşüncenin ilkleri arasında
sayılan Francis Bacon, XVII. yüzyılın başlarında, duyuları ve deneyi yüceltmek
adına, ünlü eseri Novum Organum
Scientiarumda (1620) böyle söyler.
İnsanın müdrikesine kanatlar takmak yerine, zıplamasını ve uçmasını engellemek amacıyla ayağına kurşun bağlamak gerekir.
Ruh içeride kendisine isyan ettiğinde, akıl hemen dış-duyularla yardımlaşır ve onu ancak bu yolla denetim altına alır, tıpkı matematik bilimlerinde olduğu gibi.
Bu müdahalenin tıbbi bir nitelik kazanmasının nedeni, İbn Sina’ya göre, isyana kalkışan ruhu gerek tahrik, gerekse teskin etmek bakımından dış-duyuların hiç kuşkusuz ki akıl’dan daha güçlü ve daha etkili olmasıdır. Bu durumda sırf düşünsel sakinleştiricilerin işe yaramayacağı açıktır, dolayısıyla akıl düzeyinden aşağı inip daha çok dış-duyular ile iç-duyular (müvehhime) arasında etkili olabilecek tıbbî müsekkinlere başvurulmalıdır. Çünkü ruha boyun eğdirecek olan, en son tahlilde yine dış-duyulardır.
Burada, ortaçağlar boyunca, hayallerinin
ne denli güçlü olduğu gayet iyi bilinen melankoliklere (bir tür mania hastalarına) uygulanan sağaltım
yöntemleri hatırlanmalı. Bu takdirde ancak din’den sanat’a, sanat’tan bilim’e,
insanın bilme etkinliklerinin tüm alanlarında sağduyuyu yoracak denli
yukarılara sıçramaktan kendini alıkoyamayan muhayyile’yi zabt u rabt altına
alma önlemlerinin nasıl olup da tıbbî,
hatta siyasî bir nitelik
kazanıverdiği anlaşılabilir sanırım.
Hayal yetisini denetim altına almak,
tarih boyunca her iktidarın ihmal edilemez ödevi olmuş, denetimsizlik ise
kaçınılmaz olarak iktidar kavramının
karşıtı haline dönüşmüştür. Yasadışılıktır çünkü. Sıradışılık.
George Orwell’ın ünlü kahramanı Winston Smith
(John Hurt), günlüğüne, 12 Mayıs 1984 tarihini düştükten hemen sonra şu
satırları kaydeder:
Freedom is the freedom to say two
plus two equals four. If that is granted, all else follows.
Özgürlük 2+2’nin 4 ettiğini söyleyebilme özgürlüğüdür. Bu kabul edildi mi gerisi ardından gelir.
Özgürlük 2+2’nin 4 ettiğini söyleyebilme özgürlüğüdür. Bu kabul edildi mi gerisi ardından gelir.
Güvenlik açısından 2+2’nin her zaman değil, bazen 4 ettiğini söylemek gerekir. Çünkü iktidarlar, diledikleri takdirde 2+2’nin sadece 4 değil, bazen 3, bazen 5 edeceğine de inanmak eğilimindedirler. İktidar duygusu hakikate sahip olma duygusuyla eştir bu yüzden.
Duygulara bırakılan bu dar alanda, insan,
tepkisini nasıl ortaya koyabilir, hayır demeyi nasıl becerebilir? Hayır demeyi,
yani insan olmayı.
Elbette duygularının dizginlerini bırakmak
suretiyle. Yasak sınırlama demek.
Engelleme. Doğal olanı sınırlama ve engelleme. Aklın tahakkümü. Parti aklının.
Devlet aklının. Ah o akıl yok mu, çam ağacı kadar kıskançtır, asla çevresinde
başka ağaçların yetişmesine izin vermez. Kendine yakın bulmadığı her duyguyu,
her bağlılığı hor görmekle yetinmez, alçaltır da.
Michael Radford’un Nineteen Eighty-Fourda (1984) yinelediği bu yargıya sıradan insanların verdiği yanıt, hiç kuşkusuz ki beklenenden çok daha yalındır:
Making love, it was a political act.(Sevişmek siyasal bir eylemdi.)
Hayatta kalmak için değil ama, sırf insan
kalmak için.
Kucaklaşmaları bir savaş, orgazmları zafer olmuştu. Bu, Parti’ye indirilmiş bir darbe idi.
Climaxın bundan daha hoş bir yorumu olabilir mi? Orgasmusun?
İnsana insan olma çabası hep yasaklanmıştır.
Daima. Tüm iktidarlarca. Öteki’ne ihtiyacı olan her kurumca. Sözde akıl ve
mantığın yasalarınca. Bu yüzden Alphavillein
(1965) her tarafındadır E=mc2. Nicelik yani. Matematik. Pek tabii ki
bilimsel olasılıklar. Aksiyomlar, postülalar, hipotezler. Gelişmiş en büyük
bilgisayarın, Alpha 60’ın yarattığı dünya. Yeni gerçek. Kaskatı. Duygusuz.
Düşüncesiz.
1 sayısını bilirsek 2 sayısını da bildiğimize inanırız, çünkü
1+1, 2 eder. İlk olarak +’nın anlamını bilmemiz gerektiğini unutuyoruz.
Jean-Luc Godard, sorunu sayılardan çok sayıların birbirleriyle ilişkisinde görür, + iminde. İşlemin meşruiyetinde. Oysa yıllar sonra Tarkovski Nostalgiada (1983) bu denklemi yeniden ele alacak ve Godard’ın unutulduğunu söylediği +’nın anlamını bir kez daha hatırlatacaktır insanlığa.
1 + 1 = 1
Antimadde’ye karşı zafer kazanmaktan sözedenler, yani Einstein’lar, Schrödinger’ler tüm yadsıma çabalarına rağmen haklı çıkmayı başaramayacaklardır. Kesinlik ve zorunluluk artık bir hayaldir. Gaflet işte, Tanrı’nın bazen zar attığı/atabileceği öngörülememiştir.
Niçin... Bu sözcük ne anlama geliyor unutmuşum.
Böyle der Henri Dickson (Akim Tamirof) ve
ilave eder:
Yanılmıyorsam 150 ışık yılı (annees lumieres) önce karıncalar toplumunda sanatçılar yaşardı. Sanatçılar, yazarlar, müzisyenler, ressamlar. Bugün ise artık yok.
Zira bilgisayar var. ALPHA-60. Sadece
insanlığın yokoluşuna hizmet eden mantıksal bir aygıt. Matematik.
Peki duygular? Muhayyile’nin dur-durak
bilmeden insanı çıkardığı o zirveler?
Duygulanmak yasaktır. Düşlemek yasaktır çünkü.
Hayal kurmak.
- Mantıksız davrandıkları için. Mesela şu adam, karısı
öldüğünde ağlamıştı.
Alphavillein güçlü eleştirisini temsil eden en etkili sahnelerdendir bu! Yanıtın
sahibesi Natacha von Braun’a (Anna Karina), gözleri yaşardığında, ağlıyor musun
sen, diye sorulur.
Hayır, der, çünkü ağlamak yasak!
Ağlamak, yani hissetmek. Farklılaşmak, sürüden
ayrılmak, hayallere kapılmak. Kısaca insan olmak.
Biz doğada ağlayan sakıncalı azınlığız.
Kitap-insanların hüzünlü itirafıdır bu! Düşünmeden, hissetmeden insan
olmayı başaramayacaklarına inanan küçük bir azınlığın.
Book-people.
Adları da yaşamları kadar hüzünlü.
Kitap-insanlar, François Truffaut’nun, Ray Bradbury’nin aynı adlı romanından
(1951) uyarladığı Fahrenheit
451in (1966) finaline doğru karşılaştığımız küçük bir topluluğun adı.
İnsanca yaşamak için çırpınan bir topluluğun. Kitapları, onları ezberleyerek
korumaya kendilerini adamış mecnunların adı.
İçlerinden biri, Clarisse (Julie Christie), ilk karşılaşmalarında, kitapları yakan başarılı itfaiyeci Guy Montag’a (Oskar Werner) üç soru sorar:
İçlerinden biri, Clarisse (Julie Christie), ilk karşılaşmalarında, kitapları yakan başarılı itfaiyeci Guy Montag’a (Oskar Werner) üç soru sorar:
Fahrenheit 451 nedir?
Yanıt gayet sadedir: Kağıdın yanmaya başladığı sıcaklığın derecesi.
İkinci soru, çok ince bir tarizin ifadesidir:
İtfaiyecilerin eskiden kitapları yakmadıkları, tam tersine ateşi söndürdükleri doğru mu?
Montag şaşırır, böyle düşünmek çok hatalıdır,
der, çünkü zaten tüm evler ateş-korumalı.
Ardından son soru gelir. Soruların en masumu.
Kitapları niçin yakıyorsunuz?
İtfaiyeci bilindik bir şey söylermişcesine omuzunu silker, diğerleri gibi bir iş işte, der:
Pazartesi Miller, Salı Tolstoy, Çarşamba Walt Whitmann, Cuma Faulkner, Cumartesi ve Pazar da Schopenhauer ve Sartre. Kül olana dek yakarız, sonra küllerini de yakarız. Bu bizim ilkemiz!
Bu karşılık, yukarıdaki sorunun yanıtı
değildir. Evinin kapılarını Mondrian’ın renk ve çizgilerinin süslediği Montag,
ne yazık ki bu sorunun yanıtını daha önce hiç düşünmemiştir. Hiç kitap
okumamıştır çünkü. Lakin o soru bir gün karşısına çıkacak, yaktığınız kitapları
hiç okudunuz mu, sorusuyla birlikte tüm yaşamı kökünden değişecektir. Mondrian
gibi dördüncü boyutu arama pahasına üç boyutu, yani yaşamı, yani insanı nasıl
yoksadığını kitaplarla irtibata geçtiğinde ancak farkedecektir.
Montag’ın karşılıksız bıraktığı sorunun
yanıtı, itfaiyecilerin Kaptanı (Cyril Cusack) tarafından dile getirilir:
Kitaplar insanları mutsuz ediyor.
- Niçin?
- Çünkü kitap okumak onları toplum-karşıtı (anti-social) yapıyor.
Başka bir deyişle, kitap okumak bireysellik duygusunu artırdıkça bir yandan yabancılaşma/yalnızlaşma arzusu güçlenirken öte yandan da toplumsallık duygusu gerilemeye başlıyor. Toplumsallık duygusu, yani şu Adler’in tüm psikolojik rahatsızlıkların temelinde yattığını söylediği Gemeinschaftsgefühl.
Kaptanın gözünde, romanlar, asla varolmamış
insanlar hakkındadır. Bir de ölüler hakkında hikayeler vardır, onlara da biyografi denilir. Felsefe’ye gelince, o
tam bir saçmalıktır. Felsefe, diye sertçe vurgular Kaptan, romanlardan bile
daha kötü!
Aslında korkulan hep tahayyüldür.
Denetlenemeyen tek insan yetisi. Distopia’nın yaratıcısı. Düzen ve dizge
karşıtı. İster istemez toplum-karşıtı.
Tahayyül, arasokakların ışıldağı.
Tutunamayanların. Sıradışıların. Güçlü bireylerin. Bu yüzden de felsefenin ve
sanatın biricik bineği. Düzen ve dizge açısından düşünmenin de, hissetmenin de
birer tehlike haline gelmesi kaçınılmazdır. Tarih boyunca iktidarlar kendi
zayıflıklarının farkında olmuşlar, güçlü bireyselliklerin gelişmesine asla izin
vermemişlerdir. İktidar aygıtının en tehlikeli hasmıdır tahayyül. Özgürlüğün
eşiği. Çaresizlerin yegâne tutamağı. Adına gerçek
denen dev kafesten uçup kaçmanın. Devlet’ten. Toplum’dan. Kanun’dan. Düzen ve
Dizge’den. Akıl ve Mantık’tan.
Sonsuzluğa ve sınırsızlığa müştaktır
tahayyül. Bitimsiz deviniminin biricik nedeni de budur aslında. Durmayacağı
için değil, duramayacağı için durdurulamaz. Ne tuhaf değil mi, asırlar
öncesinden, Aristoteles, hem de öfkeyle, şöyle haykırıyordu:
Ama durmak gerek! (ἀνάγκη στῆναι)
Durmadıkça, sağınlıkla anlamak ve bilmek olanaksızdır da ondan. Anlamak ve bilmek, yani dış-dünyadaki devinimi, değişimi, nesneler dünyasının akışkan çokluğunu birlik altına getirmek. Stageira’lı bu konuda hiç tereddüt etmez, hem aklın (noesis), hem de müdrikenin (diánoia) durması gerektiğine inanır, her iki yetinin de ancak dururlarsa, durabilirlerse anlayacaklarında ısrar eder. Ona göre, müdrikenin bildiğini ve düşündüğünü söyleyebilmemizin bir tek nedeni vardır: durmak (stinái).
Aristoteles müdrike’yle yetinmez, aklı
da, kıyası da devinimden çok bir dinginliğe veya bir durağanlığa benzetir.
Harekete değil, sükûna.
Bir sona varmayan akılyürütme mi olur?
Bir neticeye varmayan kıyas, bir sonuç önermesiyle bitmeyen tasım? Her
halukarda öncüllerin bir sonucu olmalıdır. Akılyürütme, ister istemez, bir
noktada durmalıdır. Dinlenmelidir.
Dinginlik ve durağanlık, sadece
Aristoteles için değil, hocası Platon için de bilmenin koşullarındandır. Phaidon risalesinden küçük bir kayıt,
hakikat talibinin merakını teskin etmek için yeterli addedilmelidir:
Hatırlama ve düşünmede dinginlik (λαβούσης τὸ ἠρεμεῖν) ortaya çıkınca, bundan kesin bilgi doğmaz mı?
Salt
bu örnekten, kesin bilgi’nin kökenindeki o saklı durma, bir uğrağa, bir durağa
varma anlamı, çok uzaklardan bile görülecek denli açığa çıkmış gibidir. Çünkü
her iki filozofun dilinde de epistēmē,
durmak anlamındaki episthámaiden
köken alır. Nitekim İngilizce understanding’deki standing, Almanca’da verstehen’deki stehen, Arapça’da vakafe’deki vukuf,
hep anlama ediminin temelindeki durma’nın izleridir. Grekçe’deki stēmēnin.
VE böylece tecessüm etmiş akıl hiç durmaksızın yalvarır, bazen rica, bazen emr eder:
VE böylece tecessüm etmiş akıl hiç durmaksızın yalvarır, bazen rica, bazen emr eder:
Ama durmak gerek!
İktidarların toplum adına bireye müdahalesi her defasında hayal ve hazzın yasaklanmasıyla sonuçlanır. Yarar ilkesinin lehine. İster istemez. Yaygın olarak olumlanan nesnel olandır. Objektivite. Toplumsal olanın meşruiyeti. Devlet ise en yüksek soyutlama. Para gibi. Aklın gücü. İktidarın bedenden sıyrılışı. Yargının. Tanımlamanın. Öznel olansa olumsuzdur. Kuraldışılıktır. Sıradışılık. Bireyin yazgısı, dolayısıyla duyguların. Karar verilemez olanın. Her adımda kestirilemez, ölçülemez, belirlenemez kalanın.
Muhayyile’nin özgürlüğü sorunu, kaçınılmaz
olarak siyasal bir niteliğe bürünür, bürünmek zorundadır. Zira özgürlük son
tahlilde mülkiyet üzerinden bir düzen(sizlik) ve dizge(sizlik) sorunudur.
Godard’ın 1965’te, Truffaut’nun 1966’da ele
aldığı, Michael Radford’un ise 1984’te yinelediği düzen ve
dizge’den özgürleşme sorunu, 2000’li yıllara gelindiğinde Kurt Wimmer
tarafından Equilibriumda (2002)
yeniden ele alınacaktır.
Akıl Çağı’nda yatıştırıcılara ihtiyaç vardır.
Makina Çağı’nda. Proziumlara. Prozaclara. Düşünmek ve hissetmek
yasaklanmıştır çünkü. Düşünmeyi ve hissetmeyi harekete geçiren her şey! Felsefe
ve sanat, kitaplar ve tablolar. İnsanı insan yapan her şey!
En önce La Gioconda (Mona Lisa) yakılır. En başta. Sonra ele ne geçerse. Kitaplar,
tablolar, kısaca duygulanıma geçit veren her şey. Hissetmek ve sevmek yasaktır
bu evrende.
Başrahip John Preston
(Christian Bale), kendisi gibi rahip olan en yakın arkadaşı Partridge’i (Sean
Bean) öldürmeden evvel bir mabedde sıkıştırır. Bir katedral yıkıntısında.
Partridge, her şey
bitti, der sakince, bizi biz yapan herşeyi yok ettik! Ardından da tüm filme
anlamını veren, William Butler Yeats’ın bir şiirinden, Cloths of Heavendan (1899) şu dizeleri
okur:
I
would spread the cloths under your feet:
But
I, being poor, have only my dreams;
I
have spread my dreams under your feet;
Tread
softly, because you tread on my dreams
Ne ki garibanın tekiyim, varım
yoğum düşlerim
Düşlerimi serdim ben de
ayaklarının altına
Nazik ol lütfen, üzerine bastığın
benim düşlerim
Hakikatin yanında saf tutmanın bedeli, sanıldığı gibi, hakikat düşmanlarının eziyetlerine sabretmek değil, bizatihi hakikatin kendisine tahammül etmektir.
Düşlerden mi söz ediyorsun, ölmeyi göze
alacaksın o halde! Hayal mi ediyorsun yıldızlara tırmanmaktan çekinmeyeceksin!
Olup biteni görmezden mi geliyorsun, daha iyi bir gelecek mi tasarlıyorsun,
farklı bir bilim, farklı bir inanç, farklı bir düş, yeni, yepyeni bir gerçek mi
arıyorsun kendine, çaren yok, öleceksin!
Ölmeyi göze alamıyorsan, Max Frisch’in Homo Faber (1957) adlı romanındaki
teknisyen gibi düşünmeyi sürdüreceksin, Walter Faber gibi.
Romanlardan hoşlanmam, düşlerden de öyle!
Sırf romanlardan ve düşlerden mi, eskilerden
söz eden herkesten! Tolteklerden, Zapoteklerden, Azteklerden. Sanatçılardan
yani. Kahinlerden. Dervişlerden.
Sırf elektriğin ne olduğunu bilmedikleri için kendilerini yüce ve derin ruhlu kişiler sayan bütün sanatçılar gibi sinirime dokunuyordu.
Hal böyleyse kehanete değil, bilime inanmak
zorundasın! Kadere değil, tekniğe, yani istatistiklere, hatta rastlantılara
bile değil, sadece olasılıklara.
Neden rastlantı? Olanağı olmayanın denenmiş bir gerçek olarak gösterilmesinde mistiğe gerek yok, matematikle de açıklarım ben bunu!
Bu kibir nereden geliyor?
Elbette teknik’ten. Bilimin makinalaşmasından.
Bir teknisyenim ve her şeyi olduğu gibi görmeye alışkınım.
Her şeyi olduğu gibi görmek...
Ne büyük bir iddia! Görüneni göründüğü gibi
bilmeyi marifet sanmak.
Robot her şeyi insandan daha iyi tanır, geleceği bizden daha iyi bilir, çünkü onu hesaplar, spekülasyona ve hayale dalmaz, kendi sonuçlarından yararlanır ve şaşırması olanaksızdır; robotun önceden sezişlere gereksinimi yoktur.
Frisch’in romanı 1991’de Alman yönetmen Volker
Schlöndorff tarafından sinemaya uyarlandı. Genellikle tersi olur ama Homo Faberin filmini romanından daha
başarılı bulduğumu itiraf etmeliyim. Schlöndorff’un makası Frisch’inkinden
keskindir ve bu nedenle anlatımı çok daha özlüdür. Daha özlü ve daha yoruma
açık! Filmin diline varoluşçuluğun geç yorumlarının yapışıp kalması, örneğin
Tolstoy’la Sartre ve Camus’nün yer değiştirmesi kabilinden kimi ayrıntılardaki
ufak tefek değişiklikler hesaba katılmazsa, Schlöndorff’un gizemli anlatımı
pekala Frisch’in uzun uzun ve dobra anlatımına yeğlenebilir, özellikle ensest çatışmasının çözümlenişinde.
Yorumun yaşamda kalışına.
Sevgili Tanrı, bulaşıcı hastalıkları o yarattı, biz elinden almışız. Artık onun elinden türemeyi de almalıyız.
Walter Faber’ın şahsında modern bilinç
eleştirinin odağına yerleştirilir, sonra da hayal yetisinin, metin boyunca,
bizzat çelişkinin özü üzerinden bedenlenmesine izin verilir. Walter Faber (Sam
Shepard) ile Sabeth (Julie Delpy) arasında ortaya çıkan onulmaz çelişki
üzerinden. Bir erkek ile bir kadın arasında. Bilim(-teknik) ile
sanat(-edebiyat) arasında. Kısaca yaşam’la ölüm, ben’le sen arasında.
* * *
Karanlığın olmadığı bir yerde
buluşmalıyız.
Peki ama nerede?
Aklın aydınlığında mı?
Vicdanın mı yoksa?
Nerede?
Nur noch ein Gott kann uns retten demişti bir defasında Heidegger.
Ancak bir tanrı kurtarabilir bizi.
Bir tanrı?
Hangi tanrı?
Hangimizin tanrısı?
Söyle, müminiyle kafiriyle hepimizi
rahmet kanatları altına alacak olan Tanrı hangisi?
Tanrı nedir, sorusunun yanıtı, kişinin
sevdiğine sımsıkı sarılmasından ibaretmiş. Hissedersen inanırmışsın. Seversen.
Tanrı’yı asıl o sevgide bulurmuşsun.
Ne kötü, inanma yetisinin zayıflığı, nasıl da insanı kimi ihtiyaçları tanrılaştırmaya götürüyor. Neden mahrumsan onu tanrılaştır! Neyi arzuluyorsan. Neye gereksinim duyuyorsan. Salt profan bir sevgi olur böylesi. Yapmacık. Zahirde tabii. Sırf görünüşte. Hakikatte ise sevgi elbette yaşamın özüdür. Yaşamın ve Tanrının. Ancak adanmışlık ise. Safi sadakat suretindeyse. Aşka münkalib olabiliyorsa.
Dekalogların ilki (1989), On Emir’in başı, Benden Başkasına Tapmayacaksın, adeta Homo Faberin şerhi mesabesindedir, bu yüzden muhakkak birlikte değerlendirilmelidir.
Mühendis bir baba. Planlayan, hesap eden, işini şansa bırakmayan kılı kırk yarıcı bir teknisyen. Bilgisayarın gücü. Sibernetik yeşilinin. Ve tüm hesapların boşa çıkışı. Mavinin yengisi. Bir yavrucağın yazgısı üzerinden hem de.
Eleştirinin odağında yine modern bilinç,
yine teknoloji. Tekniğin lojiğini boşa çıkaran o gizemli yaşamsal basitlik.
Yazgı. Kader.
Ne ilginç değil mi, kader sözcüğü bile mikdar sözcüğüyle aynı kökten. Ölçü demek. Ölçüt. Gerçekleşme olasılığı karşısında, kadar gibi, kader de matematiğin zorunluluğunu yüklenmekten kaçınmaz. Zorunlu ve kesindir. Karşı konulamaz. Her şeye kadir. Azrail kadar muktedir. Cebrail kadar mücbir. Tanrı kadar mucib. Özgürlüğe mani bu yüzden. Tercih ve iradeye. Matematik gibi. Matematik, yani tekniğin o sözünü ettiğimiz meş’um lojiği. Tekno-loji. Bilimin mantığı. Bilimselliğin. Özünde yine tahayyül var. En nihayet o da bir düşlem, ama niceliksel.
Sonuç itibariyle, sıfatı insan olan varlık, hakikati iki şekilde
düşlemliyor, niteliksel ve niceliksel olarak.
Fizikçilerin dayanağı doğa, Matematikçilerin ise zihin. Buna mukabil
siyasilerin dayanağı güç,
tüccarlarınsa para. Filozofların dayanağı us, sanatçıların esin.
Bîçarelere gelince, hani şu haklarında en çok
konuşulup da en az anlaşılanlara, yoksullara, baldırı çıplak dervişlere, nur
yüzlü delilere, tenhada kalmış şairlere, hakikat ateşini iki elleriyle
avuçlayan abdallara... onların dayanağı ise sadece tanrı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder