15 Mart 2009
Genellikle artel diye telâffuz edilip yazılan bir kelime vardır Türkçemizde.
Çoğul kullanımı daha yaygın, hem de önünde bir
sıfatla birlikte: ana arteller.
Doğrusu: ana
arterler olmalı.
Ulaşım terminolojisi içerisinde yer alan bu
kelime geniş caddeler, ana caddeler mukabilinde kullanılıyor.
İlginç olanı şu ki arter (en azından modern tıp açısından) atardamar anlamına geliyor, toplardamarın
(ven) tam karşıtı.
Kan vücuda arterler aracılığıyla dağılıyor.
Peki o hâlde arterlerin anası da
ne ki?
İlk akla gelen: aort, yani atardamarların en büyüğü.
Eğer öyleyse, ana-arterlerin belli bölgelerde
aort işlevi gördüğüne ve
taşıtların da şehrin bedenine —tıpkı arterler gibi— ana caddelerden dağıldığına
inanılıyor demektir.
Bu kullanımın Türkçe’nin yaratıcılığıyla bir
alâkası yok elbette.
Türkçe, artık şehri tanımıyor. Hele hele
modern şehri.
Bu yüzden kelime düpedüz ithal!
Osmanlı döneminde şiryan (arter) ve verid (ven) şeklinde ikiye ayırılan damarları, Erzurumlu İbrahim Hakkı şu şekilde
Türkçeleştirmişti:
1. Can damarları
2. Kan damarları
Can kelimesinin seçilmesi gayet yerindedir, çünkü Hipokrat’tan itibaren arter’lerin
içinde hava, ven’lerin içindeyse besin bulunduğuna inanılırdı. Nabzın attığının
hissedildiği damarlara can damarları,
buna mukabil yeşil görünen damarlara ise kan
damarları deniliyordu. Nitekim arterin
kökü de air'e varır, yani havaya..
Canın tenin
karşıtı olduğu ve Arapça olan ruh (روح) kelimesi mukabilinde kullanıldığı hatırlanacak olursa, Erzurumlu İbrahim
Hakkı’nın seçimi gayet isabetlidir.
Bu durumda, arter kelimesinin karayollarından çok havayolları terminolojisi
içerisinde yer alması beklenirdi, değil mi?
Öyle olmadı, arter veya ana-arter
kelimeleri karayollarıyla sınırlı kaldı.
Şöyle düşünmek gerekmez mi, eğer bir şehirde
yollar arter, ana arter (aort)
şeklinde adlandırılıyorsa, bu durumda o şehrin bir de kalbi olmalı, hatta akciğerleri
de.
Eğer hatırlanırsa, bir zamanlar bir belediye
başkanı mezarlıkların, İstanbul’un
akciğerleri olduğunu söylemişti.
Bir düşünün bakalım, İstanbul’un kalbi nerede
atıyor?
Daha geçenlerde, metrobüsle birlikte şehrin
nefes almaya başlayacağı söylenmiyor muydu?
Bundan böyle şehrin kalbine stent de takmak,
by-pass da, arterioskleroz (damar
sertliği) tedavisi yapmak da makul.
İnsan bedeniyle şehir arasında kurulan bu
ilişkinin derin anlamları var hiç kuşkusuz, tıpkı kadîm siyaset dili’nin yine
aynı şekilde terimlerini insan bedeninden ödünç alması gibi, modern şehircilik
de insan bedeni üzerinden kendini tanımlıyor.
Cevap vermekle değil, soru sormakla
yükümlüyüz:
Niçin?
Evet, niçin şehir insan beden’i üzerinden
tanımlanıyor?
Niçin taşıtların arterlerin içinde hareket ettikleri veya
şehirlerin nefes alıp verdikleri varsayılıyor?
Edebiyat olsun diye mi?
Şehrin kolları da, karakolları da var,
ayakları da, bağırsakları da.
Ne dersiniz, sizce şehirlerimizin beyni var
mı?
Türk şehirleri bir beyne ihtiyaç duyuyorlar mı?
Başı var ya, diyebilirsiniz. Başkanlar var
çünkü. Eskiden reis (رئس)
idi, yani baş. Riyaset ise
başkanlık demekti. (Hepsi de kamu idaresinin terimleri, siyasetin.)
Benim sorum basitti oysa:
Şehirlerimizin beyni
var mı?
Ve tabiatıyla: Aklı?
Baş vardır, o başın bir başkanı vardır, ama
belki o başın içinde bir beyin yoktur, olamaz mı?
Lâtife yapmanın sırası değil!
Benim nazarımda, Türk şehirleri, genellikle
beyinlerden çok beyinciklerle yönetiliyorlar, yani teorik zekâyla değil, pratik
zekâyla. Hikmet-i Kadime'nin terimleriyle söyleyecek olursam: akl-ı meadla değil, akl-ı meaşla.
Felsefesi olmayan bir şehircilik bu. Estetiği
yok.
Güzeli tanımayan, bilmeyen, önemsemeyen bir
şehircilik.
Her şey halk için ve halka göre. Çoğunluk için
ve çoğunluğa göre. Midesiyle ve bağırsaklarıyla alâkalı obur bir kütlenin
ihtiyaçları için her şey, ve her şey onlara göre, kalabalığın seviyesine göre.
Ellerinde oy pusulalarıyla şehri ve şehrin geleceğini tehdit eden kitlelerin
beklentilerine göre.
Oysa bir şehrin seçkinleri de olur, olmalı, beyni ve kalbi, pek tabii ki bir de ruhu.
Şehirlerimizin artık ruhu yok. Hastalanmıyorlar
bu yüzden, sadece bozuluyorlar. Bir makine gibi. Cansız bir makine. Ruhsuz.
Makinelerin kalbi olur mu?
VE dahi ruhu?
Köy kelimesi Farsça. Şehir de
öyle. Kent ise, ruhumuza Kent
çikletleri kadar yabancı.
Şehre vurulan her kazma darbesinin bedenimizde
ve ruhumuzda izler bırakması, rahneler açması gerekir. Her darbede kalbimiz
sızlamalı. Her seçimde.
Her seçim döneminde şehirlerimizin yüzü biraz
daha soluyor, solgunlaşıyor, hiç hissetmiyor musunuz?
Hiç mi?
Kendinizde, bedeninizde, ruhunuzda?
Yoksa, şehrim benim, diyemediğiniz için mi
hissetmiyorsunuz?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder