24 Eylül 2005
Bu soru, Ferid Kam'ı (öl. 1944) eserlerinden
tanıyanlara tamamen mânâsız gelecektir, hem de Mehmed Akif dindar mıydı, suali kadar abes ve mânâsız. Oysa talebelerinden Agâh Sırrı Levend (öl.1978) 1946'da bizzat bu
soruyu sormuş ve ardından da şöyle demiştir:
Bu soru, Üstad'ı tanıyanlarca çok defa
tekrarlanmıştır. Bütün meselelerde olduğu gibi, din bahsinde de serbest
düşünceli olan Üstad'ın dinî yazılarını okuyanlar, konuştukları ile yazdıkları
arasında aykırılık bularak böyle bir soruda bulunmakta kendilerini haklı
görebilirler. (s. 26)
Çok iyi bildiği Arapça ve Farsça aracılığıyla
İslâm düşüncesinin üç ana damarında (Kelâm, Felsefe, Tasavvuf) derin
tedkiklerde bulunmuş olan Ferid Kam, ki medrese ilimlerinden icazetlidir, Fransızcası aracılığıyla da modern Batı düşüncesini kendi kaynaklarından
incelemiş ve muhtelif felsefe çevirileri de neşretmiştir. Nitekim çevirileri
bir yana, Kam'ın telif eserlerine vâkıf olanlar, kendisinin vukufiyet ve
salâhiyetini takdir etmekte zorlanmazlar.
Gençliğinde Kelâm ilimleriyle meşgul olan Kam,
daha sonra tasavvuf vadisine adım atar, ardından da felsefe okumaya başlar. İşte bu sıralardadır ki büyük bir fikir buhranı geçirir:
O zaman kafasının içinde kopan fırtına ile
benliğinin sarsıldığını, manevî varlığının bir uçuruma kaymakta olduğunu duydu.
Bu, onun fikir hayatının ilk ve en kuvvetli buhranı idi. Bu buhran zamanlarında
anlayışı bunalmış ve sinirleri bozulmuş bir halde eşine koştuğu ve kafasını
göstererek, Hanım! Burada kıyametler kopuyor, korkuyorum, korkuyorum... diye bağırdığı olurmuş. (s. 20)
Ferid Kam'ın, tıpkı dostu Akif gibi, bir Mesnevî
âşığı olduğu gayet iyi bilinir. Nitekim çeşitli tekkelere gidip muhtelif
şeyhlerden el almakla birlikte hiçbirinde aradığını bulamamış ve en nihayet
imdadına Mesnevî-i Şerif yetişmiştir. Fakat kişinin mizacı, yazgısını tayin eder
gibidir. Ferid Kam'ın kuşkuculuğu sadece tefekkürünün değil, mizacının da
eseridir:
Hakikatte Ferid Kam'ın bu kadar
olgunluğuyla beraber kendini bir çocuk
haline koyan, hatta bazı kere deli eden zayıf bir tarafı vardır: vehmi ve
şüpheciliği. Gerçekten vehim onda bir hastalık, hatta delilik halindedir. (s. 37)
En çok sevdiği, en çok sohbet ettiği kişiler
şunlar: Mehmed Akif, Fatin Gökmen, Tahir'ul-Mevlevî, İsmail Saib Efendi,
Babanzâde Ahmed Naim, İzmirli İsmail Hakkı, Süleyman Nazif...
Abdülbaki Gölpınarlı da (öl. 1982) Ferid Kam'ın
talebelerindendir. Agâh Sırrı'nın eserine gönderdiği mektubun haricinde,
Gölpınarlı'nın, hocasının vefatından 5 yıl sonra yazmış, 9 yıl sonra (1953'te) bir
vesileyle yayımlamış olduğu, erbabının dahi meçhulü bulunan bazı
açıklamalarını aktarmak isterim:
(...) Söz buraya gelince, İstanbul Üniversitesi İran Edebiyatı müderrisi rahmetli Ferit Kam'ı hatırladık. Rahmetliyi tanıyanlar bizi tasdik ederler. Üstadımızı sabahleyin görürdük ki tamamiyle tenzîh-i mahz ehlindendir, hatta ehl-i tenzîhin muktedasıdır. Fakat aynı günün öğle çağında üstad, ârif-i kâmil olur ve tasavvuf mezhebini bütün mezheplere tercih ederdi. İki üç saat sonra ise tasavvuf mesleğini tamamiyle gayr-i İslâmî görür ve inkâr ederdi. Geceleyinse görürdük ki üstadımızın önünde, dürre-i beyza dediği suyla karışık bir rakı kadehi durmada. Üstad nutka başlar ve derdi ki:
Bütün inanışlar, insan fikrinin mevlûdudur. Kendimize cenneti de hazırlayan biziz, cehennemi de hazırlayan biz.
Bir gün İbn Teymiyye'yi sever, bir gün Mevlânâ'nın meczubu olur, bir an cibilli vehminin tesiriyle ıstıraplara düşer, kıvranıp durur, bir zamansa bütün tekliflerden, kayıtlardan âzâd olurdu. Kendisini tavsif ederken, kısa günde, derdi, yedi mezhebe girer, yedi meslekten çıkarım. Bir inanışta sebat, sulp [katı] zekâların hassasıdır. Seyyâl zekâ, zarftan zarfa boşalır ve hangi zarftaysa onun rengini, şeklini alır.
Rahmetli üstad, benim nazarımda Hayyam'ın bir numûnesidir.
Kemâle erme çabalarının bedeli budur: hem
düşüncenin hem de duygunun hakkını vermeye çalışmak, hem ilimle hem irfanla
veya hem düşünceyle hem sanatla hakikatin peşine düşmek.
Tâlib, bunlardan
sadece birini ihmal etse buhran filan geçirmez, aksine buhran zannettiği bazı
bildik gerginliklerden ve sıkıntılardan ibaret kalır.
Demek oluyor ki Hanım hanım, burada kıyametler kopuyor, korkuyorum, korkuyorum... diyen bir zekânın
ızdırabını göze alamayanlar kendi işlerine bakmalıdırlar, zira yükseklerden
düşüş ziyadesiyle şiddetli olur.
Hakikat, peçesini tâlibine sorular aracılığıyla
açar.
Her defasında karşılaşılan bir cevap değil, daha sahih bir sorudur.
Soru
varsa, kuşku vardır.
Kuşku varsa, buhran da vardır.
Yoksa, emin olunuz ki
ortada ciddiye alınabilecek hiç, ama hiçbir şey yoktur!
Ek okuma için tıklayınız:




''المتعمق في العلم كالسابح في وسط البحر ليس يرى ارضا ولا يعرف طولا ولا عرضا''
YanıtlaSil"Ilimde derinlesen denizin ortasinda yuzen birine benzer. Ne bir kara parcasi gorur, ne de bir uzunluk ve genislik"
kaynak: Nur'ul hakika ve nur'ul hadika fi ilmilahlak
Allame Huseyin bin Abdussamed elharisi elhemadani elamili