Sayfalar

HİÇ HAKKINDA HER ŞEY


22 Ağustos 2004

Bugün bizim iş bölümü biçiminde adlandırdığımız kavram, XIX. yüzyılda taksim-i a‘mal diye Türkçe’ye çevrilmiş ve Batı bilim ve teknolojisini atağa kaldıran zihniyetin bir tür iş bölümünden ibaret olduğu varsayılmıştı.

Eskiler güya herşeyi tek başına bilmek ve yine herşeyi tek başına yapmak istiyorlardı. Bu ise hem bilimin, hem devletin hantallaşması demekti. Bilinmesi ve yapılması gerekenler taksim edilmeli, kısaca ihtisas (uzmanlık) önemsenmeliydi. Nitekim önemsendi de. Üstelik bu önemseme işi o denli abartıldı ki İngilizce’de şöyle bir deyişin ortaya çıkmasına bile yol açtı:





A specialist is a man who knows more and more about less and less, until he knows everything about nothing.

Uzman daha az şey hakkında gitgide daha çok şey bilen, sonunda da hiç hakkında herşeyi bilen adamdır.





Doğrudur, günümüzün uzmanları herşey hakkında hiçbirşey bilirler.

Modern dönemde, çok şey bilmek bir tür malumat-furuşluk (bilgiçlik) olarak algılandığından, bir tek konuyu bilmek ve fakat o konuyu derinlemesine, her yönüyle bilmek, ister istemez daha çok sayıda şeyi biraz bilmekten daha makbul tutuluyordu. Uzman, bir tek konuyu ne kadar mümkünse o kadar bilmeye çalışan adamdı.

Bu, metafiziğin felsefeden hem de büyük bir hevesle elenmek istendiği yılların, kısaca aydınlanmanın bir hediyesidir. Çünkü felsefe, asırlardır insanı ve doğayı bütünüyle kavramak amacıyla tahsil ediliyor, hakikatin bilgisine varmak isteyen tâlibler, mümkün olup olmaması bir yana, hakikatin bütününe, hatta künhüne varmak istiyorlardı.

Hakikat ise, sırasıyla önce simgelerin (yazı), sonra sözcüklerin (dil), sonra kavramların (mantık-matematik), sonra nesnelerin (fizik) ve en nihayet sonunda bütünün (metafizik) bilgisine ulaşmayı gerektiriyordu. Bilmek bilmeyi bilmek idi. Kişi kendini bilmeye, kendini tanımaya çalışmadığı takdirde, yani gerçek amacı kendini tanımak olmadığı takdirde, uğraşlarının boşa gideceğini asla aklından çıkarmamalıydı.

Bilimler yavaş yavaş felsefe’den, yani bütünün bilgisinden ayrıldıkça, ortada işaret edilecek herhangibir bütün(lük) kalmadığı gibi, her bilim kendi alanına karışabilecek başka bir komşu da istemedi.

Bilimlerin sınıflaması, daha önceden Metafizik’in işiydi. Çünkü Metafizik, varlık’ın, yani bütünün bilgisiydi; bütün bilimlerin üstündeydi.

Bu görev felsefe’nin elinden alındı, Mantık’a verildi. Bu nedenle Mantık da Mantık-ı Sûrî ve Mantık-ı Tatbikî olmak üzere ikiye ayrıldı. İlki salt zihne, ikincisi bilimlerin tasnifine yöneldi.

Bu da işe yaramayınca, Psikoloji (İlm’un-Nefs) bilimlerin tasnifinden kendi sorumlu olmak istedi; zira biraz da Kant’ın etkisiyle, tasnif işi, zihnin görevi kabul edilmiş, ister istemez zihni araştırma tekelini kendi elinde tutmak isteyen Psikoloji uleması, bu işin ancak kendileri tarafından yapılabileceğine inanmışlardı.

Olmadı. Bu sefer Metodoloji diye yeni bir bilim inşa edildi. Onun da ömrü pek uzun sürmedi. Nev-zuhur sosyologlar, Matematik’in modern dönemde kazandığı itibardan istifadeyle istatistik hesaplarıyla oynamayı marifet bildilerse de bir türlü bu bilgi öbeğine bilim (kesin bilgi) haysiyetini kazandıramadılar. Bütünlük sona ermiş, bilimleri bir hiyerarşi dahilinde sıralamak imkânı neredeyse tarihe karışmıştı.

Doğa ile insan arasına çekilen keskin çizgi, doğa-bilimleri ile toplum-bilimlerini, sadece konu itibariyle değil, yöntem itibariyle de farklı odalara hapsetti. Tabii ki herbiri de kendi aralarında ayrıldıkça ayrıldılar; insan bilgisinin üzerine önce apartmanlar, sonra departmanlar dikiliverdi ve ancak buralarda bilgi’nin peşinden koşan uzmanlar daha az şey hakkında gitgide daha çok şey bilen, sonunda da hiç hakkında herşeyi bilen elemanlar hâline geldiler.

Dinî ilimlerin başına gelen belâ da ne yazık ki aynıdır. Din gibi insanın, hayatın, düşüncenin, duyguların, kısacası varlığın bütününe anlam veren, bu bütünü yorumlayan bir anlama-yorumlama geleneğine mensup olmalarına rağmen, günümüzde ilâhiyatçılık ile parçacılık arasında neredeyse bir fark kalmamasının en önemli nedeni bu iş bölümü anlayışıdır. Nitekim Tefsir İlmi’nde uzmanlaşanlar Hadis İlmi’nden, Hadis İlmi’nde uzmanlaşanlar Fıkıh İlmi’nden habersiz kaldılar. Ne bu bilim dallarıyla ilgilenenlerin Belağat, Mantık, Kelâm, Tasavvuf, Felsefe, Matematik bilimleriyle, ne de bu bilimlere yönelenlerin diğerleriyle ciddiye alınabilir bir temasları olmadı. Tarih, Edebiyat, Şiir, Musikî gibi hususî dallara gelince, çoğu genel-kültür seviyesinde dahî bu alanlara alâka duymayı beceremedi.

Hasılı, konusu ne olursa olsun uzmanların payına düşen hiç-bir-şey hakkında her-şeyi bilmek iken, uzman olmayanların payına herhangi-bir-şey hakkında neredeyse hiç-bir-şey bilmemek düştü.

Ne yazık değil mi, bir zamanlar bilmek bilmeyi bilmek idi. Bilmek bizatihi kendin bilmek idi.

1 yorum:

  1. Harika bir yazi. Ufuk acici ve kronik sorunlara nesteri vurmussunuz.. Tesekkurler.. murat olmez

    YanıtlaSil