19 Kasım 2005
İç gözlemlerinin sesine kulak verebilmeyi
başarmış okurların çoğu, sanırım bu tesbiti tasdik etmekte zorlanmayacak ve her
iki halde de insanın trajedisinin devam ettiğini, kimbilir belki de hiç
tereddüt etmeden onaylayacaklardır.
Şahsen ben de ne zaman kendimi duygularımın salınımına
bıraksam, bu tasdik duygusunu yaşarım. Söz suretinde hakikatime çarpanı
görmem, çarpılan ben olduğum için olsa gerek kendimi de görmem. Görüp
algıladığım sadece çarpışmanın şiddetidir. İş işten geçmiştir ve ne yalan
söyleyeyim, iş işten, benim için hep geçmiştir zaten. İşin, yani olanın,
yapılanın her zaman algılarıma nisbetle kahrolası bir önceliği vardır.
Ben sonrayımdır, daima sonra olan, sonra gelen
benim. Bu nedenle çarpışmanın şiddeti azalmadıkça, yok olmadıkça, ne
çarpanın, ne çarpılanın farkına varmam. Aslında farkına da varılmamalı,
varılamamalı, bir tek o şiddeti duyumsamakla yetinmelidir. Ne olup bittiğini
anlamadan şaşkın şaşkın gözleri göğe dikmek, utanılacak bir durum değildir.
İnsanîdir çünkü.
İnsan olmaktan utanmamalıyız; pek tabii ki şaşmaktan da, şaşakalmaktan da...
Ne var ki şaşkınlığın tadını çıkardıktan
sonra, o da eğer gerekli hürmetin gösterileceği biliniyorsa, hz. akıl
devreye (dairenin içine) girer ve çarpışmanın kendisini nazar-ı itibara almak
yerine, gözünü, çarpışmaya yol açana, çoğunlukla çarpana diker. Belki sonra da
dönüp dikkate alınmayacağını bile bile çarpılana kendince bir-iki öğüt verir.
Siz, duyguların mahremiyet bölgesine
girmesinin akla niçin yasaklandığını sanıyorsunuz? Onun sınırları vardır ve
sınırlarının ötesine geçemez, geçmemelidir. Duygular nasıl ki tutarlılığı,
tutarsızlığı umursamazsa, hz. akıl da aynı şekilde duyguların o çocuksu
tepkilerini ciddiye almayı beceremez. Birbirlerini anlamaları (anlaşmaları)
yasaktır; zira anlama edimi aynı soydan olanlar arasında gerçekleşir.
Ötekini, öteki kaldığı sürece, anlamak zor değil, imkânsızdır bu yüzden.
İnsanın trajedisi ne tek başına arzularının
tatmin olmasındadır, ne de olmamasında; bilâkis trajedi, olup olmamanın ta
kendisindedir.
Bizim ilim ve irfan geleneğimizde, insan
nefsinin mertebeleri tasnif edilirken her mertebe bir terimle adlandırılır.
(Tasnifler itibarî olduğundan biz burada sadece üçlü tasnifi dikkate alacağız.)
En altta nefs-i emmare yer alır ki
“arzuların tatminsizliği” (eksiklik), işbu nefsin sıfatıdır. Böylelikle tatminsizlik
mertebesine —Kur’an’dan istifadeyle— nefs-i emmare adı verilmiştir.
En yukarıda nefs-i mutmainne
yer almaktadır ki daire tamamlanmış, çamurlu dünya arkada bırakılmış ve
ulaşılan kemâl sayesinde sarsılması mümkün olmayan bir huzura erilmiştir ki
“arzuların tatmini”ne (bütünlük) karşılık gelen mertebe işbu mertebedir.
Bu mertebelerden ilki tabiî ve hayvanî,
ikincisi ise ilahîdir ve esasen her
iki halde de trajediden sözedilemez. Salt tatminsizlik trajedi değildir. Çünkü
hiçbir hayvan trajik bir hayat yaşamaz. Hayvanlar trajik olanı göremezler de.
Tatmin hâli de böyledir ve hiçbir insan ‘insan’ olarak kaldığı sürece tamamen ‘tatmin’
(bütünlük) mertebesine çıkamaz.
İlâhî olanda trajedi yoktur. Çünkü kemâlde
trajedi yoktur; trajedi kâmilin (kemâle erenin) değil, mütekemmilin (kemâl
isteyenin) hâlidir. Kemâl kip
itibariyle durum bildirir, tekemmül ise oluş.
Demek ki trajedi durumda değil, oluşun
kendisinde. Tanrı mükemmel değildir; kemâle ermemiştir; bilâkis O, zâten (zâtı
itibariyle) kemâldir.
Arzularımız hiç tatmin olmasaydı —ki bu mümkün
değildir— trajik bir durumda olmazdık. Buna mukabil bütün arzularımız tatmin
olsaydı —ki bu da mümkün değildir— yine trajik bir halde olmazdık. Nefsin
negatif kutbu olmak itibariyle hem nefs-i emmare düzeyinde, nefsin
pozitif kutbu olmak itibariyle hem de nefs-i mutmainne düzeyinde trajedi
arama çabaları beyhudedir. Salt pozitif olan veya salt negatif olan çelişki
üretmez; dolayısıyla çelişkinin olmadığı yerde trajedi de olmaz!
Her
iki mertebenin ortasında nefs-i levvame vardır; insan olanın, insanî
olanın mertebesi...
O
ne nûrdur, ne de nâr; o ne cennettir, ne de cehennem; o tek kelimeyle a’raftır,
berzahtır, sırattır; trajedidir yani. Suçluluk duyan, kendini kınayan, tatmin
olduğunda tatminsizliği, tatminsiz olduğunda ise tatmini arayan bir varlığın
hâlidir nefs-i levvame.
Öncesiz değilim, ben önceyim.
Sonrasız da değilim; aksine, ben sonrayım!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder