5
Haziran 1999
Sorumluluklarımız
var, hem de ne pahasına olursa olsun yerine getirmek zorunda olduğumuz
sorumluluklar.
Sıkıntılarımız var, bir türlü halledemediğimiz, görmezden
gelemeyeceğimiz, ne yapalım olsun diyemeyeceğimiz sıkıntılar.
Sorularımız var,
sormaktan kaçınamayacağımız, cevabını bulmakla mükellef olduğumuz, cevabını
bulmayı başkalarına devredemeyeceğimiz sorular.
Bir
dünya var zihnimizde, hayalini kurduğumuz, hayalimizde yaşattığımız, hayaliyle
yaşadığımız bir dünya. Bizi biz yapan bir dünya.
Sevgilerimizin de,
nefretlerimizin de kendisiyle anlam bulabildiği bir dünya.
Bir de içinde
yaşadığımız bir dünya var, canımızı sıkan, nefsimizi bunaltan, keyfimizi
kaçıran bir dünya. Kendisiyle mücadele etmek zorunda bulunduğumuz bir dünya.
Peşine takılıp gitmememiz gereken bir dünya. Bize acı veren, dert veren,
sıkıntı veren bir dünya.
Hangisi
gerçek acaba? Hangisi yaşanmaya/yaşatmaya değer bir dünya?
Bir
zamanlar hepimiz zihnimizdeki dünya adına, hayallerimiz adına içinde
varolduğumuz dünyayı reddettik, onun gerçekliğini gerçek saymadık, bize verdiği
acıları bile umursamadık. Fuzûlî gibi Aradan
ey şem-çık bir gûşe dut kim gece/Bezm bir horşîd tal‘atdan münevverdür mânâ
dedik. Yumruklarımızı sıktık, dişlerimizi sıktık, canımızı sıktık, lâkin değer
vermedik o gerçek sûretindeki yalan dünyaya.
Cevabımız
hazırdı. Çünkü itirazı, itizali seçmiştik bir kere. Üstelik kızkulesini mesken
edinmiştik. Evimizi yıldızlar aydınlatıyordu, yıldızları ise biz aydınlatıyorduk.
Herbirimiz birer güneşti. Ve aydınları ısıtan, ışıltan asıl bizlerdik.
Biz zamiri dahî o zamanlar gerçek bir bize tekabül etmiyordu. Biz belki de hiç varolmamıştı. O bizi de biz varetmiş idik, kimbilir.
Fiilerimizde saklı (müstetir) zamiri
dışarı çıkarmaya, başkalarına göstermeye ne de meraklı idik! Biz biz demekten hoşlanır, bizsiz eylemlerin olamayacağını
zannederdik. Yalnız olduğumuzda, yalnız gezdiğimizde, yalnız başına
kaldığımızda dahî biz olmaktan,
eylemlerimizin zamirini zikretmekten vazgeçmezdik. Beyazlar saçlarımızı bir
alev gibi yalasın isterdik, ayaklarımızın ağrısını muskalara biz yazarak kesmeyi denerdik, sanki bizin olmadığını bilirdik de bunu kendimize
itiraf etmekten korkardık.
O
zamanlar bizler gerçekten korkardık. Fakat bizler aslâ birer korkak değildik. Hayata kafa tutardık,
hem de hiç korkmadan, hiçbir şeyden korkmadan. Gerçeğin kendisinden korkmazdık,
sadece gerçekten korkardık. Korkumuz gerçekti, gerçeğin ta kendisiydi çünkü.
Hayatı
yaşamanın keyifli olduğu günlerdi o günler. Sadece, ama sadece hayalleri genç,
yürekleri genç, acıları genç insanların tadını çıkarabileceği günler. Nedense
bizler hayatta iken hayatı değil, hep
ölümü düşündük, ölümü düşünerek yaşadık,
ölümle birlikte yaşadık. Öldüğümüzde ise, hayatın gülümseyen yüzü kapımızı
çalmaya başladı. (Elimizdeyken, kendisine sahipken reddettiğimiz, taleplerini
geri çevirdiğimiz hayata, onu elimizden kaçırdığımızda mı kıymet verecektik!)
Netice itibariyle, hayat bize küsmüştü, bizim ona küstüğümüz günlere nisbet.
Bir
ölür, bin diriliz diyorlardı... Biz
ise bin kere ölüyor ve fakat bir kere bile dirilmiyor, dirilmeyi istemiyorduk.
Biz sadece ölüyorduk. Sadece biz ölüyorduk. Ölmek sadece bize
mahsûstu. Ölmeyi seviyorduk, ölür gibi yapmaktan, ölmüş gibi davranmaktan ise
nefret ediyorduk.
Şimdi
dünya değişti. Biz onun zaten
değiştiğini/değişeceğini biliyorduk ve bu yüzden hiç şaşırmadık. Şaşıranlara da
şaşırmadık. Öyle ya, daha o zamanlar biz onlara arkadaşlarımızı kendi
yaşıtlarımızdan seçmediğimizi ve seçmeyeceğimizi söylememiş miydik? Genç yaşta
bile bile yaşlanmaya karar verdiğimizi kendilerine bildirmemiş miydik? Onlar
çayırlardan papatya koparırlarken,
bizler kabristanlarımıza servi
fidanları dikmiyor muyduk?!
Onlar seviyor
mu, sevmiyor mu diye soruyorlardı, bizler ise yârin sevgisinden şüphelenmenin
câiz olmadığını iddia ediyorduk. (Kim mi onlar? Onları, defterlerinin arasına
sakladıkları papatya çöplerinden tanıyabilirsiniz. Çünkü onların papatyaları
yapraksızdır.)
Bizi
şimdi, tıpkı daha önce de yaptıkları gibi, gerçek dünyayla yüzyüze getirmeye
çalışıyorlar. Kapımızı çalan hayatın o gülümseyen yüzüyle yüzleşmemizi talep
ediyorlar bizlerden. Ölümü unutmamızı, ölülerimizi terketmemizi istiyorlar.
Diktiğimiz servilerin dibine su dökmemize lüzûm olmadığı husûsunda bizi iknâya
çalışıyorlar. Kabristanlarımızı şehrin dışında, hayatın dışında inşâ etmemizi
teklif ediyorlar. Bununla kalmıyorlar ve bize her türlü yardımı yapacaklarını
da vaad ediyorlar. Ne garip ki bizim kabristanlarımızı en başta zaten şehrin dışında yapmış olduğumuzu hiç akıllarına
getirmiyorlar.
Şimdi
kabristanlarımız tüm heybetiyle şehrin ortasında. Serviler ise iyiden iyiye
büyümüş. Bize ikide bir hayatı hatırlatmalarının tek nedeni de işte bu: Serviler. Evet, ölüm kalım mücadelesinin
tek nedeni, bize hayat veren o güzelim serviler!
Onlar seviyor
mu, sevmiyor mu diye soruyorlardı, bizler ise yârin sevgisinden şüphelenmenin
câiz olmadığını iddia ediyorduk.
Başka ne
yapabilirdik ki bizler ölüyorduk.
Bildiğimiz başka bir şey yoktu, biz bir başımıza vav'ın sırrıyla meşgul oluyorduk.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder