29 Mayıs 2010
Bir çocuğun elinden şekerlemesini alırsanız, o hırsından geriye kalanları da fırlatır!
Yaşamında yeni bir sayfa açmayı beceremeyenlerin en büyük hatası budur işte! Geçmişlerinden ötürü bütün hayatlarını mahvetmeye çalışanların... nasıl tevbe edeceklerini bilmeyenlerin...
Nedir o hata?
İşlenen günahların ceremesini bütün hayata
ödetmek!
Kendini kendinden ötürü cezalandırmak!
Kısaca, gelecekten ümid kesmek!
Kendini kendinden ötürü cezalandırmak!
Kısaca, gelecekten ümid kesmek!
Gelecekten, yani O’ndan!
Hakkın rahmetinden!
Bu tesbit, aslında bir fahişenin savunusundan
muktebes.Kurosawa’nın "Hakuchi" (1951) adlı filminin en etkileyici sahnelerinden birinden.
Kinji
Kameda iki kadın arasında kalmıştır: Bir tarafta
sevdiği ve evlenmek istediği Ayako,
diğer taraftaysa yazgısından ötürü acısıyla takdis ettiği Taeko Nasu.
Bir fahişedir Taeko. Nasıl arınacağını
bilemeyen bir zavallı.
Kameda, Ayako’ya ona niçin acıdığını anlatmaya
çalışırken yapar bu tesbiti. “O da aynen böyle!” der;
İnsanın derûnunda, onun hiçbir eyleminin kirletemeyeceği denli saf ve temiz bir özün saklı bulunduğuna inanan bir bilincin savunusudur bu!
Kirli eylemlerin değil, hiçbir eylemin
kirletemeyeceği bir özün, yani vicdanın.
"Hakuchi", Kurosawa’nın dehasına tanıklık eden en büyük yapıtlarından biridir.
Bir sanat eserinde özün biçime galebe
çaldığını birçok kereler ispatlayabildiği için severim Kurosawa’yı.
Yorumun gücünü gösterir her defasında. Yabancı
bir dile, yabancı bir kültüre ait olsa da bir eserin özünü zedelemeden onu her
defasında Japon dilinin ve kültürünün içine dahil edebilmeyi başarmıştır. Hemen
herşeyiyle.
Olgusal (fenomenal) anlamıyla değil elbette, zatî (essential) anlamıyla.
Kurosawa, uyarlamalarında her daim içeriği (zatî/özsel olanı) önemseyen
bir yönetmendir. Nitekim eleştirmenlerinin ıskaladığı yer de burasıdır: içerik.
Peki nedir içerik?
Panofsky’ye soralım, o söylesin!
— İçerik,
Peirce’nin tabiriyle, as that which a work betrays but does not parade (sanat eserinin
ifşa ettiği ve fakat afişe etmediği şey) olarak tanımlanabilir.
Kurosawa’nın "Hakuchi" adlı yorumu, diğer denemelerinde olduğu gibi, Dostoyevski’nin "Budala"sının özünü de tam mânâsıyla yakalamıştır. Özünü, yani ifşâ edilmiş olsa bile, afişe edilmemiş olan tarafını.
Kurosawa’nın beyazperdede Kinji Kameda'ya dönüştürdüğü karakterin Rus aslı "Lev Nikolayeviç
Mışkin", Taeko Nasu adlı Japon
dilberinkiyse "Nastasya Filippovna"dır.
Gerçekte Kameda gibi, Prens Mışkin de bir
uyarlama! İncil’den yapılmış bir uyarlama hem de. Batı sanatının
bilinçaltından. Kitab-ı Mukaddes’ten.
Otobiyografik değeri yüksek bir roman olan "Budala"nın başkahramanı Prens Mışkin’in Hz. İsa’yı sembolize ettiğinde hiçbir kuşku yoktur. Üstelik yine İncil’den, Aziz Pavlus’un Korintoslulara Mektub’undan alınma bir terimle, tecennün ve sefahetle (foolishness for Christ’s sake)...
İsa
uğruna budalalık, Dostoyevski’nin kaleminde bir Hak âşığına dönüşür.
İsa’nın ayaklarını saçlarıyla kurulayacak olan
Mecdelli Meryem ise önce Nastasya
Filippovna’ya, oradan da Kurosawa’nın eliyle Taeko Nasu’ya.
Maria Magdalena, Batı bilincinin muhayyilesini
süsleyen güzeldir. Bakire Meryem imgesini dengeleyen karşıt uçtur.
İki Meryem.
Hz. Meryem’in geçmişi yoktur. Mabedde
büyümüştür. Zekeriya’nın koruması altında.
Tanrı’ya adanan kadın yaşamının sembolüdür o. Betül sıfatını alması da bundandır.
Çünkü erkeklerden, dolayısıyla yaşamdan yüz çevirip tebettül etmiştir.
Mecdelli Meryem’e gelince, İsa’yla
karşılaşıncaya kadar onun bir geleceği yoktur. Sırf geçmişten ibarettir o!
Geleceksiz bir geçmişten. Erkekler tarafından kuşatılmış bir geçmişten. Tekrar
ve tekerrürden.
Şuh ve masumdur. Hem dişidir, hem kadın.
İsa’nın nefesi, onu insan mertebesine çıkarmıştır. Günah kadar, ona tevbeyi de
öğretmiştir. Arınmayı.
Dostoyevski Mışkin’in karşısına Rogozin’i (Akama), Nastasya
Filippovna’nın karşısına da Aglaya
Yepançin’i (Ayako) koyar. Nitekim Kurosawa da filmin ana akışını bu dört
karakter üzerinden sağlar.
"Hakuchi", romandaki gereksiz detaylardan arındırılmış nefis bir uyarlamadır.
Eserin özünü, içeriğini gözden kaçırmayan etkili bir yorum!
Holy
Foolishness, Batı kültüründe abdallık, bir tür sefâhet-i
ilâhî. Talibin kendini koynuna attığı çılgınlık. Hak ve hakikat uğruna
çıldırmak.
Kitab-ı Mukaddes’in 1885 tarihli Osmanlıca
baskısında Aziz Pavlus’un sözünde geçen kelime sefihtir. Zıddıysa âkil.
Biz Mesih için sefihiz, siz ise Mesih’te âkilsiniz.
Sefih nedir?
Kur’an’da da kullanılan bu kelimeye Elmalılı
Hamdi Yazır, “Hakkın hikmetini bilmez, kayacak noktalarda kendini tutmaz hafif
akıllı” mânâsını verir. Mehmed Akif ise, Kur’an’ı tercüme ederken, sefih’e hiç
tereddütsüz beyinsiz karşılığını
yakıştırır:
أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاء مِنَّا
İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk eder misin Allahım? (A’raf: 155)
Kendisine sefih diyen kavmine bir peygamber لَيْسَ بِي سَفَاهَةٌ (Bende bir sefihlik yok, A’raf: 67) diye mukabelede bulunur.
Bu yüzden bizim kültürümüzde holy foolishnessin tam karşılığı budalalıktan çok abdallıktır.
Mazhar Osman imbecile karşılığında 'budala’yı, idiot karşılığında 'abdal’ı kullanırdı. Dostoyevski de, Kurosawa da
aslında bir imbecilei değil, bir idiotu anlatırlar. Bir budala’yı
değil, bir abdal’ı yani.
Abdalı, abdallığı konuşmalıyız, bilhassa Lars von Trier’in "Ideoterne" adlı eserinden hareketle.
Unutmayın ki Lars’ın İsa’ları hep kadındır.
Hayal ve hülya.
Erkek olansa Musa’dır. Yasa ve Balyoz.
Takip et: @ducane




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder